Wednesday

Bekarlık, arkadaşlık ve yıllar...



Bugün sabah itibariyle "How I Met Your Mother?" dizini 6. sezon 9. bölümü de dahil son saniyesine değin izlemiş bulunmaktayım. "Friends" dizisinden epeyce bölüm izlemiş olmama rağmen New York'ta yaşayan bir grup arkadaşı anlatan bir dizi eğer favorim olacaksa kesinlikle oyumu, Ted Mosby'nin evleneceği kadını ararken Marshall, Lily, Barney ve Robin ile yaşadıkları hikayelerden yana kullanırım.

Amerika'da "pembe renk" temalı alış-veriş günlerine ve "The Big" isimli kokteyl içkilerine ilham kaynağı olan "Sex and the City" dizisi ise oylama seçenekleri arasına dahi giremez. Popüler kültürü anlamak adına şarap kadehlerini yuvarlayarak izlemeye tahammül ettiğim ilkinden daha berbat bulduğum ikinci filmiyle birlikte New York'lu kadınları 5. Cadde vitrinlerine bağımlı kılmayı amaçlayan bu dizi ve filmlerinden çıkarılabilecek temel ders belki de "Kadınlar da Erkekler gibi cinsellikten zevk alır" olabilir. Elbette "Kadınlar ayakkabı ve çanta alırken de kışkırtıcı hisler duyabilirler" küçük bir ayrıntı eklemek kaydıyla... Ki Amerikalı, kariyer sahibi kadınlar Michael Kors, Cole Hann, Kate Spade, Stella McCartney, Versace, Donna Karan gibi isimleri "Açıl Susam Açıl" kadar etkili bulmaya devam etsinler...

New York...

Nerede kalmıştık?

Satırlarca sürdürebileceğim eleştirileri ertelediğimizde, eğer New York'u da tanımaya biraz hevesiniz varsa en favori dizim "How I Met Your Mother?" ortaya çıkar. Robin'in gerçek bir New Yorker olduğu bölümdeki gibi metroda ağlayan kadınlar, her yerden kuyruğunu gösteren fareler gibi kentin özellikleri ya da New Jersey'in sürekli ti'ye alınması... Bunun yanında şehirdeki kültürel zenginliği Barney'in dünya haritasındaki her noktadan kız tavlama geceleri yanında Robin'in Kanadalılar barı ya da Marshall'ın kendisi gibi Minnesotalılarla birlikte Vikings takımını desteklediği mekanlarla birlikte Gottam City hakkında bir sürü şey anlatılır durur. Dizimizdeki iflah olmaz romantik Ted'in mimar olması ve Mannathan'a duyduğu aşk da binalar, semtler hakkında belki de hatta kesinlikle pekçok New Yorklu'dan daha fazla bizi New Yorker yapabilir. Barney ile birlikte hangi barda veya kulüpte başımıza gelebilecekler konusunda komik ama gerçekçi tespitleri öğrenip dururuz.

Dizideki tespitler Washington DC'de ne işe yaryor ki derseniz. 'Bir Irish Pub'da bar sandalyesinde oturuken kaç kişi içki ısmarlamayı teklif edecektir?' ya da 'Bir kulüpteki müzik ne kadar rahatsız edici olabilir?' sorularına doğru yanıtlar verildiğini onaylayabilirim. 'Lezzetli tavuk kanatları yanında iyi bir "Ranch" sosu bulmak neden zor?' sorusunu ise kesinlikle gerçekçi buluyorum.

Ama New York üzerine kitaplar okuduğum ve İngilizce konusundaki hedefim 'New Yorker' okumak olarak kayda düşülürse neden bu dizideki tespitleri önemsediğimi tartışmayız.

Arkadaşlarım ve Ankara...

Dizideki bekar New York'lular, Türkiye kültürüyle bazen karşıtlıklar içerse de hayatındaki önemli arkadaşlarından birisi arkeolog, birisi eşcinsel, diğerleri gazeteci, hepsi şimdilik bekar, yoo elbette bazıları ise anne-baba olan benim ile pekçok ortak nokta sahibi görünüyor. Bu dizi henüz kağıt üstünde dahi var olmamışken dolayısıyla Ted ve Robin'den epeyce önce "40 yaşında bir arkadaşı ile evlenme sözü" olayını da gerçekleştirdiğimi eklemeliyim. "Hiç evlenmeyeceğim galiba" sözlerini sarf ettikten sonra hayalindaki kızıl saçlı kızı değil ama animasyon filmleri seven kızı bularak evlenen bir üniversite arkadaşım olması. İç çamaşırlarını hiç pas geçmemek gerektiğini beyin hücrelerime kazıdıktan sonra bekarlık konusunda hep keyifli fikirlerden söz ederken bir yaz günü "komşu oğlu" ile evleneceğini açıklayan bir arkadaşım olması. Ya da arkadaş grubu olarak örneğin "Bir İstanbul Masalı" dizisini topluca izlemek, Tabu oynamak için ev partileri düzenlemek, Leman Kafe'deki bütün duvar karikatürlerini okumuş ve bütün masalarında oturmuş olmak, Kıtır'ın mı Otantik'in mi kumpiri daha iyi tartışması yapmak, Cafemiz'de "Hayal Salatası"nı her zaman aynı şekilde sipariş etmem konusunda şakalaşmalarımız, her ay "Eski 45'likler gecesi"ne gitmeyi kararlaştırmak ve nadiren gidebilmek gibi ya da her ay aldığımız dekorasyon, National Geographic, Atlas, Beyaz Perde, Virgül dergilerini ortaklaşa okumamız gibi onlarca hikaye, beni Ankara'daki o insanlar ile yakın arkadaş yapan paylaşımlarım olması gibi.

Temel farklılık ise, bu dizideki başrollerden birisini New York oynarken, benim hayatımda bunu Ankara oynadı. İstanbul'a Picasso, Fikret Mualla, Abidin Dino gibi sergi etkinliklerinde gezmeye gitmeyi seven, Ortaköy'de kumpir, Şampiyon'da midye dolma yemeyi unutmayan birisi olarak bu diziyi izlerken ben elbette hep Ankara'da Mülkiyeliler Birliği'nin yazın açılan bahçesini, Söğütözü'nde "brunch" yapmayı, Kızılay'da simitçi molası verdiğimi düşünüyorum.

Ve elbette New York'ta değil ama Ankara'da geçen yıllar boyunca arkadaşlarımı düşünüyorum. Ve benim tüm bu zamanlar boyunca sadece bir kahve ya da bira içimi dayanabildiğim ya da eski sevgililerden sayamayacağımız buluşma anılarındaki erkekler arasındaki bir gün "How I Met Your Father?" hikayesini anlatacağım çocuklarım için (yoo işin gerçeği o çocuklar olmasa da sabahları birlikte uyanmak, sergideki tabloyu, vizyondaki filmi anlatacak hayat arkadaşım olması için) arayışları anımsıyorum.

Ted gibi iflah olmaz romantikliğim ile yıllarca aynı adam ile kovalamaca oynamaktan yorgun düştükten sonra ise yine Ted gibi hepsi birbirinden özel ve hepsi kalbimde yer sahibi arkadaşlarım olduğu için gülümsüyorum.

"Playbook"...

"How I Met Your Mother?" dizisi, önümüdeki hafta 6. sezon 10. bölümü ile devam edecek. Ve benim hayatımda, şimdilik okyanus ötesinde ama arkadaşlarım için her zaman uzaklarda da olsa "arkadaş" olduğumu bilerek gönül rahatlığıyla sürecek görünüyor. Barney'in "Playbook"unda yazdığı gibi oyun sürüyor.

Thursday

İsrail ve Ermenistan ile vuslat başka bahara

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Birleşmiş Milletler (BM) çerçevesinde yürüttükleri temaslarda, Orta Doğu bölgesine ilişkin diyaloglarında, "Türkiye, Mavi Marmara Gemisi'ndeki ölümlerle ilgili İsrail'e yönelik BM kararını bekliyor" anımsatması yaptılar. Gül, BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon ile dün yaptığı görüşmede, "Mavi Marmara Gemisi konusunda uluslararası hukukun gereğinin yerine getirilmesini bekliyoruz" dedi.

Türk heyeti, BM çerçevesinde "aktif diplomasi" misyonu doğrultusunda Afrika kıtasından Latin Amerika coğrafyasındaki farklı ülkelerle görüşmelerde bulundu. Türk heyeti, bütün temaslarında Orta Doğu Barış Süreci ve Türkiye - İsrail ilişkileri gündeme geldiğinde BM bünyesindeki "İnsani Yardım Konvoyu Hakkında Uluslararası Soruşturma Paneli"nden sonuç beklendiğini vurguladı.

Gül, beraberinde Davutoğlu ile birlikte görüştüğü BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon'a da Türkiye'nin 1 Eylül'de Panel'e Mavi Marmara Gemisi'nde yaşananlarla ilgili raporunu sunduğunu ve İsrail'in raporunu beklediklerini kaydetti. Gül, "Mavi Marmara Gemisi konusunda uluslararası hukukun gereğinin yerine getirilmesini bekliyoruz" diye konuştu.
Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimine temas etmekten kaçınan Moon ise, genel yorumda bulunarak, "Türkiye'nin diplomatik profilinin yükselmesinden memnuniyet duyduğunu" söyledi.

İsrail ile yakınlaşma olmadı

Hatırlanacağı üzere, Büyükelçi Mithat Rende, 1 Eylül'de BM'deki panel üyelerine Türkiye'nin raporunu ayrıntılı bir şekilde sunmuştu. Bu rapor sonrasında sıra İsrail'in raporunu sunmasına geldi. Ancak İsrail'in rapor sunma konusunda yavaş davranacağı ve konuyu yeni yıla sarkıtması bekleniyor.

Bugünlerde ise, Gül ve Davutoğlu'nun BM kapsamındaki New York'taki görüşmelerinde İsrail ile temas olup olmayacağı dikkatle izleniyor. Ancak haftabaşında Gül'ün İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez ile görüşeceği iddiası ise Türk tarafınca hemen yalanlanmıştı. Bu iddia asılsız çıkarken, İsrail ile herhangi bir diyalog BM koridorlarında vuku bulmadı.

Ermenistan ile de henüz temas olmadı

Türkiye'nin, İsrail ile olan gerginliği son aylarda Ermenistan ile protokol sürecinde tıkanma yaşanmasını da gölgelemiş görünüyor. Ancak Türkiye'nin, "dost ülke" İsrail ile neredeyse savaşın eşiğine geldiği günler yanında komşusu Ermenistan ile olan gerilimi de devam ediyor. Bu çerçevede, BM toplantısı kapsamında Türkiye ile Ermenistan arasında temas konusu da gözlendi. Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan'ın, New York'a gelmemesi nedeniyle Cumkurbaşkanı Gül düzeyinde herhangi bir görüşme planlanamadı.

Nalbandyan, Azeri şikayetiyle başladı

Ermenistan Dışişleri Bakanı Edward Nalbandyan ise, BM toplantılarına bugün itibariyle katıldı. Nalbandyan, bugün sabah BM'de "Millemyum Kalkınma Hedefleri" toplantısında yaptığı konuşmada ise, Azerbaycan'ı Yukarı Karabağ konusunda şikayet ederk BM temaslarına başladı. Nalbandyan, "Azerbaycan'ın savaş söylemleriyle Kafkaslar'daki bölge güvenliğini ve kalkınma koşullarını tehdit ettiğini" iddia etti. Nalbandyan konuşmasında Türkiye'ye yönelik herhangi bir ifade ise kullanmadı. Türk Dişişleri Bakanlığı kaynaklarından edinilen bilgiye göre, Davutoğlu'nun New York programında henüz Ermeni tarafı planlanmış bir görüşme gözükmüyor. Davutoğlu ile Nalbandyan'ın, "bir ihtimal" BM toplantılarında "ayak üstü" temasta bulunabileceği konuşuluyor.

New York'taki son manzaraya baktığımızda ise, BM çerçevesinde Türkiye'nin en gerilimli olduğu iki ülke olan İsrail ve Ermenistan ile doğrudan teması olmadı. Ancak BM çerçevesinde, ABD'nin yürüttüğü "arabuluculuk" temasları olup olmadığı ise henüz kulislere yansımadı.

Wednesday

Bekar erkekler ve benim bağlanma özgürlüğüm...



Her çağın ruhunda sevmekten kaçış hep var mıydı, yoksa modern çağın bireyci insanı mı, liberal özgürlükler yalanını her şeyin bahanesine dönüştürürken mi icat etti “bağlantısız özgür hayat” takıntılı bekarlığı?

Bekarlık sultanlığında yaşayanları selamlıyorum, ne de olsa yeni yaşımı da hanesinde “bekar” yazılı kafa kağıdımla karşılayacağım. Ama ben sevgiye dayalı ilişki yaşama talebine rağmen özgür bekar olma takıntısını özgürlük meşruiyeti ile açıklanmasını yanlış buluyorum. Emeğe değer vermekten uzak toplumsal yapıya uygun bireyci yaklaşıma, felsefi açıdan yüceltici “özgürlük” gibi bir kavram ile perdeleme yapılmasını gittikçe komik buluyorum. Özgür erkekler kolonisinden işittiğim sözler artık beni gülümsetiyor, sözleri birbirinden kopyalanmış erkekler topluluğuna acıyorum da…

Acaba hayatta hangisini gerçekleştirmek güçtür: A şıkkı) İlişkilerde oradan oraya savrulurken özgürlük gerekçesiyle yürekten sevilmeyi ve sevmeyi ıskalayarak gündelikçi misali bahtına o gün hangisi düştüyse o kişi ve o koşullarla yaşamak mı? B şıkkı) Müzedeki resim, tasarım dergisindeki tuhaf nesne, film sahnelerindeki devamlılık hatası gibi satırlarca sayılıp dökülebilecek toplamında adına hayat dediğimiz anları paylaşmak için bireyselliklerimizden ki hepsinden değil birazından özgürce vazgeçebilmek mi?

Bu noktada özgür erkek sesindeki “Hayatı paylaşmak için sevgili şart mı, arkadaş olmaz mı?” itirazını duyar gibi oluyorum. Unutulmamalı ki arkadaşlık ve sevgili olma hali de dahil her türlü gerçek duygulara dayalı ilişki, temelinde fedakarlıklar gerektirir. Yoksa günlük çıkarlarımızla kurduğumuz, yüze gülümseyen ama yürekten paylaşımlar içermeyen hatta yalanlarla süslenen tanışıklıkları “arkadaşlık” başlığında saymıyorum. Arkadaşlıklar da bağlanma içerir. Ne zaman, ne de okyanus ötesi, eğer sadakatiniz samimi ise ve bağlı iseniz o insan veya insanlara arkadaşlık ilişkileriniz için gerektirdiğinde fedakarlık yapacağınızı hesaba katmışsınız demektir. Arkadaşlar, emeksiz ilişki olamayacağı bilincinde, bazen bir mesaj, bazen bir telefon, bazen bir sarılma, bazen o gün siz ne yapmayı istiyorsanız eşlik etmekten kaçınmayan insanlar… Ve eğer hayatınızda bu tarifteki insanlara sahipseniz, nüfus cüzdanınızda “bekar” yazıyor olsa bile en azından siz hayali altından tacı ve tahtında oturmakta olan takıntılılardan değilsiniz… Çünkü “hayat arkadaşı” tanımındaki kişi ile henüz tanışmamış olabilirsiniz ama özgürlük gerekçesiyle duvarlarınız içerisinde tümüyle yalnız da değilsiniz.

Biliyorum, bazen ben de yalnızlık arıyorum. Bazen başka seslere kapatmalıyım kendimi. Benim de hiç kimselerle paylaşasım olmuyor bazen… Bazen başkalarına ait sorunlar hiç benimle temas etmese, çareleri ben de olmasa istiyorum. Bazen ama bazen sadece “ben” olsam diyorum. Ama benim bazenlerim kısacık sürüyor. Bencil varlığını özgürlük gerekçesi ardına saklayanlardan olmadığımı hemencecik hatırlıyorum. Ya ablayım, ya kardeşim, ya arkadaşım, ya telefondaki sesim, ya o işi halledecek kişiyim, başka hayatlarda yer edinmiş birisiyim. İşte böyle…

Yeni yaşımda “Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar” şarkısını dinlemekten keyif almama rağmen “yalnızlar rıhtımı” mahkumu olmadığımı anımsatan arkadaşlarımı ve aile fertlerimi selamlıyorum. Özetle bağlandığım her insanı selamlıyorum ve kendimi hiç de özgür değilmiş gibi de hissetmiyorum. Ben sevdiklerimle özgürüm.

Ben kim miyim? Gül yüzlü annesi her gün aksine dua etse de “bekar” bir Meryem torunu Meryem’im. Bekarım ama sevmeyi biliyorum, yaşasın bağlanma özgürlüğüm:)

Tuesday

Barış Harekâtı vesilesiyle “Amerika’da Türk Diasporası olmak”


Ermeniler ve Rumlar cephesinde nöbetçi Türkler


Amerika Birleşik Devletleri’nde Türk kimliğine sahip olmak vatandaşlık ve kültürel bağlar meselesinden öte, Türkiye’de savunma refleksi gösterilmeyen ya da “tartışalım” denilen konularda dahi sürekli tetikte durmayı içeriyor. ABD’de Türkiye aleyhine yürütülen lobi faaliyetlerinde, Ermeni Diasporası gibi tüm enerjilerini bu yönde harcamasalar dahi Rum toplumu da zaman zaman tarihi meseleler ve Kıbrıs konusunda ortaya çıkabiliyor. Bugün 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın yıldönümü olması dolayısıyla da Rum Diasporası tarafından Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği önünde protesto gösterisi gerçekleşmesi bekleniyor. Buna karşılık Türk Disaporası ise, gösteriyi etkisiz kılmak için elçilik önünde nöbet tutuyor.

“Diaspora”, “gurbet” kelimesiyle ifade edilemeyecek şekilde içerisinde bir ülkeyi, devleti ve hatta tarihi belli şekilde savunmayı kapsayan bir kavram olarak anlatılabilir. Türkiye ile ABD arasındaki diplomatik ilişkilerdeki gündemi de özellikle 24 Nisan tarihi civarında belirleyen “Ermeni Diasporası”, Orta Doğu’daki gelişmeler yanında Amerika’daki Türk etkinliği bakımından da önem taşıyan “Yahudi Diasporası”, “Baklava” rekabetiyle günlük hayatta kendini daha yoğun hissettiren ancak konu Kıbrıs olduğunda ayyuka çıkan “Rum Diasporası” gibi örnekler verilebilir. Bu örneklere elbette yaşları gençleştikçe Amerikan’da dünyaya gelmiş olanları da bünyesinde barındıran “Türk Diasporası” da eklenebilir. “Diaspora” kavramı, sadece köken olarak Türk kimliğine sahip olmayı değil politik ve diplomatik meselelerde rol oynamayı içerdiğinden “etnik köken bağı” ile açıklanamayabilir. Bu nedenle de etnik kökenleri farklı olsa da bir Türkiyeli, hatta Afrikalı – Amerikalı ya da beyaz Amerikalı olsa da elinde Türk Bayrağı’yla meydanlarda olabiliyor.

Washington’da Amerikan Kongresi’nin koridorları başta olmak üzere özellikle tarihi bazı günlerde “Diasporalar Savaşı” yaşandığını söyleyebiliriz. Ermeni ve Türk diasporalarını ciddi hazırlıklara sevk eden 24 Nisan tarihi gerilerde kalmış olmasına rağmen ABD’deki en sıkı mücadelenin “Ermeni soykırımı” meselesinde yaşandığını belirtmek yanlış olmayacaktır. Bugün ABD Başkanı Barack Obama’nın aday gösterdiği ve Türkiye’ye resmen atanması öncesinde Amerikan Kongresi’nin onayı için milletvekilleri önünde sorulara maruz kalacak olan Francis Ricciardone konusunda da Ermeni Diasporası’nın güçlü örgütü ANCA, “Büyükelçi, soykırımı tanı” çağrısında bulunuyor. ANCA, aynı zamanda araştırmacı Zeyno Baran’ın eşi olan Matt Bryza’nın ABD’nin Bakü Büyükelçisi olarak resmi atanmasını önlemeye çalışmayı sürdürüyor. Elbette Ricciardone’nin, henüz ayak basmadan büyükelçi olacağı Türkiye’de “istenmeyen adam” ilan edilmesini sağlayacak şekilde bugün Kongre’de Ermeni meselesine değinmesi beklenmiyor. Bryza’nın da muhalif ifadeler olsa dahi Bakü’ye gideceğinden pek şüphe duyulmuyor. Ancak “soykırım” konusunu neredeyse kendi yaşam kaynağına dönüştürmüş olan ANCA ise, aleyhte lobi faaliyetlerini sürdürüyor.

Bugünkü gündemde ise, Amerikan Kongresi’ndeki müstakbel ABD’nin Ankara Büyükelçisi’nin konuşması yanında 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ise Washington’daki diasporalar için tazeliğini koruyor. Rum Diasporası, bugün öğlen saatlerinde (Türkiye saatiyle akşam 20.00 civarında) Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği önünde “İşgalci Türk askeri” gibi ancak elbette İngilizce sloganlar atmayı planlıyor. Ermeniler gibi kalabalık olmaları beklenmeyen Rumlardan bazılarınca inatla her yıl protesto gösterisi için kent belediyesinden izin alındığı biliniyor. Buna karşılık ise, Türk – Amerikan Dernekleri Asamblesi (ATAA) tarafından örgütlenen Türk gençleri büyükelçilik önünde nöbet tutmaya başlayarak, Rumları karşı kaldırımdan öteye yaklaştırmamayı planlıyor. Gençler tarafından nöbet tutulduğunu öğrenen Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Namık Tan’da gece elçilik önüne sürpriz bir ziyarette bulundu. Büyükelçi Tan, böylece bir anlamda Türk Diasporası’nı yalnız bırakmamış oldu. Bugün sabahtan itibaren de ATAA Başkanı Günay Evinç ve ekibi, gençlerle birlikte elçilik önünde olarak Rum Diasporası’na karşı seslerini yükseltecek görünüyor.

Son söz olarak okyanus ötesinde, diasporalar dünyasında, tarih ve tarihi olaylar hiç de öyle kolay mesele değil diyebiliriz.

Aşk mektubu-2: Yaprak Sarması..



Tarifini becerebilmeyi istiyorum. Sanki anlatabilirsem, bir tutam şundan bir tutam bundan diyebilirsem belki ruhum kelimelere döküldüğünde rahatlayabileceğim. Yaprak sarması gibi emeği pek çokça ama yemesi pek kolayca: aşk…

İnce ince saracağın yaprakları ılık suda bekletmeli önce, arkadaşlıkta demlenmeli güzelce. Arkadaşlık hazırlamalı yaprakları kolayca eğilip bükülmeye, anlamaları için fedakarlık göstererek, içlerine pilav, kuş üzümü gibi farklılıkları sindirebilmeyi öğrenmeleri için… Ancak belki yetersiz de kalacaktır hazırlık aşaması. Gözden kaçacaktır, sarıp sarmalanmak telaşıyla pirinçler arasındaki taş taneleri. Ufak tefektir minik taşlar ama zeytinyağlı sarmayı dişlediğinizde ağzınız içinde hissederseniz o taşları, yüzünüzü buruştururlar. Minicikler ama lezzet duymanızı engeller, en ince parmak kalınlığında özenle sarılmış, epeyce emek harcanmış yaprak sarmamızdan…

Taşlarını görmezden geleceğiniz güzellikte ise sarmanız, saymayı unutur elinize aldığınızda hoppacık, lokmacık der yutarsınız. Bazen yayvanca zaman adındaki tabağında, üzerinde ince kesilmiş limon dilimleriyle hanımeli değerek ki bunun anlamı kadın emeğini esirgememiş bolca harcamıştır, öylece gelir aşk sofraya. Hani yeme de yanında yat tadında:)

Tadından önce sunumu dikkatini çektiğinizde tadındaki acılıkları da göz ardı edebilirsiniz. Ama… Hele de tadında zeytinyağıyla kıvamında pişmiş ise… Ağzınızda yumuşakça yaprağın içinden pirinç taneleri dağılırken, o hafif, benim hiç vazgeçemediğim tarçın kokusunu duyumsarsınız. Emekle, özenle, zamanla harmanlanmış yaprak sarması, “anneminki” kıyaslamasını da uzaklaştırabilmişse belki anlık dahi olsa aşk kıvamına gelmiş gibidir. Fıstık taneleriyle damağınızda kolayca tetiklenen lezzet hazlarını da hissediyorsanız eğer tutku kıvamını da yakalamışsınızdır.

Bir kase yoğurdu da yanında sofraya getiriyorsanız eğer varsa da kusurlarını arada damağınızı soğutmaya alarak, örtmeye çalışırsınız. Affetmeyi de öğrenirsiniz. Dilinizde yoğurt tadıyla da oyalanırsınız ki damakta yayılan hafif zeytinyağını iyice hissettiğinizde sarmanızı yeniden ama belki yavaşça ısırmanız için…

Övünmek, ukalalık niyetine değil samimiyetle, emekle pişiririm yaprak sarmasını. Hiç kimse olmasa ben tek başıma severim… Ama yaprak sarmasını koyduğunuzda sofraya, emeğinizi takdir edecek gülümseyen çehre, gözler ararsanız. İlk ısırıştan son lokmaya değin sabırla sizinle yaprak sarmanızı paylaşacak sofra arkadaşı ararsınız. En nihayetinde tabağı boş gördüğünüzde dahi o lezzetten güzelce bahsedilmeli, anımsanmalı isterseniz. Eee ne de olsa epeyce emek ister yaprak sarması. Kıymet bilene pişirilmeli, yemesi kolay olsa da "hazırlanması zor" olduğunu bilenle sofrada paylaşılmalı. Geride boş tabak dahi kalsa elinde çatalıyla sarmaları hırpalayan, emeği hiçe sayan, lokmalarını güler yüzle değil de nihayetinde sofradaki yemek diye boğazından içeri tıkıştıran arkadaşa sunulmamalı.

Benimkisi işte böyle bir yaprak sarması tarifi…

Ey okuyucu “Anlamadım” isyanında isen, kolay mı öyle aşkı tarif edebilmem bahanesine sığınsam... Ya da en iyisi benim sevdiğim tarif sitesini deneyelim desem… www.portakalagacı.com

Thursday

Guantanamo Günlüğü - 3



'X-Ray Kampı'nı otlar yutuyor, ama 'Delta Kampı' ise yenileniyor


Tel örgü hücrelere göz atmak dahi susuzluktan öldürüyor


Hollywood filmlerindeki ya da Türkiye'de popülerleşen polisiye dizilerdeki klasik sahnede tutuklu, yetkililere "Avukatımı istiyorum, susma hakkımı kullanıyorum" der ve ABD'de adalet sistemi böyle işleyeceğine dair yaygın kanı, dünya kamuoyuna aktarılır. Hal böyle olunca da avukat değil nerede olduğu bilgisine bile sahip olmayan, ne ile suçlandıkları kesinlik içermeyen ve sayıları hızla artan insanları toprak zemin üzerinde duvar yerine tel örgü açık hava hücrelerde tutan yer olarak Guantanamo adı duyulduğunda dünya bir terslik olduğunu düşündü. Bugün otlarla kaplanmış, yılan, böcek ve her yerden aniden fırlayabilen iguana gerekçesiyle uzaktan inceleme izni verilen "X-Ray Kampı"nda 2002'de 350 kişi kaldığını düşünmek bile insanı rahatsız ediyor.

"Delta Kampı"nın kapatılması gündemi nedeniyle ABD'deki Başkan Barack Obama'ya Kongre'de muhalafet edilmesi başlıklarından birini oluşturulan Guantanamo'da, ilk kapatılan kampı hatırlayarak belki de neden insan hakları örgütleri artık oda koşullarında, reviri ve kütüphanesi olan hapishaneyi kapatılmasını bekliyor anlayabiliriz. Araç içindeki buzlukta soğuk suya erişme garantisine sahip gazeteciler karşısında, Guantanamo Askeri Üssü'nün kurumuş bataklık görünümündeki bir arazisinde adeta bir tel örgü yığını duruyor. Sanki sarmaşıklar uzayıp gitsin diye sadece tel örgülerden oluşan büyük bir kare içinde küçük dikdörtgenler görünüyor. Ne duvar, ne pencere sadece tel örgüler var. Arazi ve tropikal iklim koşulları birleşince terlemeler başlarken, askeri uyarı geliyor: "Otlar arasında yılan ya da iguana olabilir, ilerlemeyin."



Oysa bugün tümüyle ottan bişeye dönüşen "X-Ray Kampı"nda 2002 yılında 320 kişi tutuluyordu. Yanyana düzenlenmiş tel örgü hücrelerde, insan gözlerinden değil sadece güneşten de saklanmalarına izin verilmeyen şekilde. Ancak Eski Başkan George Bush'un izniyle tutuklama zinciri dünyanın her ülkesinde devam ettiğinden bu kampta yer kalmamıştı. Bunun yerine öncesinde çok benzeri koşullarda ama Guantanamo Körfezi'nin en kuru, rüzgarsız arazisi yerine bu sefer iki bin tutuklu kapasiteli, okyanus kenarında kurulan "Delta Kampı" ise duvarlara sahip yapılarıyla yenilenmeyi sürdürüyor. Kamp içinde 20 kişilik hastanede bulunuyor. "X-Ray Kampı" ise, Amazonlar'da elinde dev bir bıçakla ilerleyen film kahramanını ağırlayacak terkedilmiş "tuhaf" bir yer olarak dünyaya sanki mesaj veriyor.



Obama mesajı aldı mı?

ABD Başkanı Barack Obama'nın, "Delta Kampı"nın kapatılması ve sivil yargılamaya ilişkin talimatı, insan hakları örgütleri temsilcilerince mesajın değişim sözü veren başkana ulaştığı yönünde işaret kabul ediliyor. Ancak gecikme bu örgütlerde de endişeye neden oluyor. Guantanamo'ya bu haftaki mahkeme sürecini izlemek üzere gelen Human Rights First (Önce İnsan Hakları) adlı örgütün başkanlığını yürüten Tom Bernstein gibi isimler süreçle ilgili şüphelerini açıkça ifade ediyorlar.

El-Kaide'nin 70'inci komutanı, yargı sürecini kilitliyor

Bu arada bu haftaki yargılama sürecindeki isim olan ve El - Kaide'nin Afganistan'daki kamplarında eğitmen olduğu, kendisini ise "70'nci Komutan" olarak tanımladığı belirtilen Noor Uthman Muhammed ise, askeri yargılanma sürecini Human Rigths Watch (İnsan Haklarını İzleme) örgütünden Andrea Prasow'un deyimiyle "felce uğratıyor". Mahkemede hazır bulunmayı bu hafta boyunca reddeden Sudanlı tutuklu, savunmasında 2002'de getirildiği Guantanamo'daki kamp koşulları dolayısıyla "akıl sağlığı" ile ilgili sıkıntılar yaşadığı gerekçesiyle geçmiş ifadelerini ya reddediyor ya da değiştiriyor. Savunma tarafı, dün izlememize izin verilen duruşmada, tutuklu hakkında hükümet ve askeri yetkili dışında psikolojik danışmanlarca verilen raporları kabul ettirmeye çalıştı. Ancak askeri mahkeme koşullarında, sivil uzmaz görüşü alınmasına da pek sevimli bakılmıyor görünüyor.

Guantanamo'da üçünçü günün sonunda, insan hakları, yargılama süreçleri, "savaş hali" tanımlaması, bunun öte tarafında askerlerdeki vatan savunması hissiyatı, terör kurbanları gibi başlıklarda yanıtı kolay olmayan sorular çoğalıyor. Türkiye gibi insan hakları başlığı tartışmalı bir ülke de dahil belki de tüm dünya devletleri ve vatandaşları, Guantanamo örneğinde biraz da kendisini sorguluyor.

Guantanamo Günlüğü – 2

Guantanamo’da 11 Eylül dün gibi...

Obama sözüne rağmen kapanma öyküsü başka bahara

Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde Türkiye’nin Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) yapısını sorgulamaya almasıyla benzerlikler taşıyan şekilde Amerika da, Başkan Barack Obama’nın Guantanamo’daki hapishaneyi kapatmayı ve sivil yargılama sürecini işletmeyi istediğini açıklamasına rağmen burada da “ulusal güvenlik” direnişi yaşanıyor.

Guantanamo’da ilk kez bir Türk basın mensubuna kapılarını açan dünyanın en pahalı mahkeme salonları olduğu ve “çok gizli (top secret)” statüsündeki bilgileri değerlendirdiği belirtilen yargılama bölümlerini dolaşırken, mesaj açıktı: “En az 20 terörist daha Guantanamo’daki bu salonlarda yargılanmalı dolayısıyla da onlar yargılandıkları sürece de Delta Kampı açık kalacaktır.”

Guantanamo’ya yapılan basın davetine katılma nedenim geçen ocak ayında kapatılması planlanan hapishane kompleksi olan Delta Kampı’nın neden kapanmadığı sorusuna yanıt aramaktı. Askeri yetkililerden kayıtlı ve perde arkası biçiminde gün boyunca aldığımız brifingler ve bize gezdirilen mekanlara ilişkin anlatılanlar sonucunda, bu soru yanıtlandı. Guantanamo’dan bakınca ABD Başkanı Obama’nın neden bu sözü verdiği anlaşılmakla birlikte “11 Eylül saldırısını yaşayan ülke psikolojisi”, Delta Kampı’nda geride kalanlardan en az 20 kişi için de askeri mahkeme yolu gözükeceğine işaret ediyor.


Askeri yargılama süreci açısından da tek adres olarak Guantanamo Askeri Üssü’nün bir parçası olan “Adalet Kampı” arazindeki “Courtroom-1” ve “Courtroom-2” olarak adlandırılan 20 milyon dolar maliyetli mahkeme salonları karşımıza çıkıyor. Söz konusu tutukluları burada yargılama yaklaşımından hareketle ve haklarında ölüm kararı verilmiş hükümlüleri de ABD içindeki hiç bir sivil hapishaneye sevk etmeme görüşü de ağır bastığında “Delta Kampı” hapishane olarak var olmayı sürdürecek görünüyor.

Guantanamo’yu ziyaret etme fırsatını yakalayan ilk Türk gazeteci olan meslektaşım Cüneyt Özdemir’in gözlemlediği hapishane koşullarını epey geride bırakmış bir Guantanamo manzarası söz konusu. 11 Eylül saldırısıyla ilişkili olduğu şüphesiyle başta Afganintan ve Pakistan olmak üzere tutuklama işlemlerine başlayan George Bush yönetimince Guantanamo’daki “X-Ray Kampı”nın 320 kişilik kapasitesi dolunca hapishane kompleksi olarak kurulan “Delta Kampı” 2002’den beri faaliyet gösteriyor. Bush yönetimince hayata geçirilen “Askeri Güç Kullanma Yetkisi” nedeniyle de yüzlerce kişinin yargılama sürecine geçirilmeden yıllarca tutulduğu bu hapishane, bugün dünyanın hedefi haline geldiği günleri önemli ölçüde geride bırakmış görünüyor.

ABD’deki politik tartışmalarda, sivil toplum örgütlerince yapılan çağrılara karşın Guantanamo’da tutuklu sayısı 181 erkeğe düşen hapishaneyi kapatmaktan daha fazla önemsenen gündem maddesi, henüz hüküm almamalarına rağmen “yüksek dereceli suçlu” olarak tanımlanan kişileri sivil mi yoksa askeri yargılamaya tabii tutma meselesi. Başkan Obama’nın kamuoyuna verdiği söz ise, Guantanamo tutuklulularını hızlı ve çoğunluğunu sivil yargılamaya tabii tutmayı kapsıyor.

Guantanamo’daki mahkeme kompleksini ve tutuklulara mahkeme sürecinde ayrılan koltuklardan bina dışında içinde yeşil namaz örtüsü ile siyah dua takkesi bulunan hücreleri, Pentagon yetkililerine göre, gezme şansını yakalayan ilk Türk basın mensubu olarak izlenimim ise, ABD Başkanı, ABD Kongresi ve ABD Ordusu üçgeninde “erteleme” gözüküyor.

Özellikle de seçimler yaklaşırken...

Yargıç gözüyle Guantanamo

Mahkeme binasında olduğumuz için fotoğraf çekimi yapamadığımız Askeri Yargıç Wendy Kelly, Guantanamo’da “sağlıklı yargılama ortamı” oluşturmak için yapılan yatırımları anlattı. Kelly’den hemen öncesinde askeri yetkililerce verilen bilgilere göre, ABD’nin en teknolojik mahkeme salonları için 20 milyon dolarlık yatırım yapıldı. Sadece salon içerisindeki dokunmatik ekranlı sunuş bilgisayarından güvenlikli internet bağlantısı gibi elektronik detaylara 4 milyon dolar harcandı. Bu mahkemeleri eğer talepleri olursa 11 Eylül kurbanlarının aileleri de ABD içerisindeki 5 ayrı askeri üsteki salonlarda izleyebiliyor. CIA, FBI gibi örgüt yetkilileri de dahil en az 350 kişi Guantanamo’dan binlerce kilometre uzakta mahkemeyi takip edebiliyor.

Kadın asker-yargıç Kelly ise, “Elbette Başkan Obama özel talimatını imzaladı. Buna uygun kural değişiklikleri de hayata geçildi. Ancak bugüne değin 3 kişiye hüküm verildi. Bu devam eden bir süreçtir. Bazı tutukluları sivl mahkeme yargılayabilir ancak en az 20 tutukluyu mahkememizde yargılamak doğru görünüyor” dedi. ABD’nin 11 Eylül saldırısı sonrasında “tek ve özel - benzersiz” nitelikteki yargılama sistemini savaş dönemlerinden yıllar sonra kullanmaya karar verdiğini söyleyen Kelly, “Ama” diyerek altını çiziyor ki 11 Eylül saldırısı da ABD tarihinde örneği olmayan bir olay. Şu anda 5 davaya baktıklarını kaydeden Kelly, sürecin yeniden değerlendirme ve yeni delillerle uzadığını savundu.

Guantanamo’da geçtiğimiz aylarsa suçsuz oldukları anlaşılarak Çin’e gönderilirlerse öldürülecekleri için farklı ülkelere gönderilen Uygur Türkleri vakasını ise tıpkı buradaki askeri mahkeme gibi “benzersiz” olarak niteleyen Kelly, Uygurlar dışında serbet bırakılan tutukluların kendi vatanlarına iade edilidiğini anımsatırken, neden onlarca kişinin uzun süre bu kampta tutulduğu konusunu ise kendi görev tanımı dışında gerekçesiyle yanıtlamadı. Ancak Kelly, şu anda Guantanamo’da tutuklulara her türlü “adil yargılama” için savunma haklarını ve koşullarını sunduklarını sözlerine de ekledi.

Bugün itibariyle Guantanamo’daki manzarada onlarca kişinin turuncu üniformalarla yargılamadan tutulmasından bugün kütüphaneli hapishaneye geçilmiş olsa da, ABD’nin orta sınıfını ve dolayısıyla Amerikan politikasındaki belirleyici kesimi temsil eden askerlerce 11 Eylül meselesini tümüyle sivilleştirmeye sıcak bakılmadığını söyleyebiliriz.

Monday

Guantanamo Günlüğü-1:



Kapatılamayan hapishaneyi barındıran yasaklar cenneti


ABD Başkanı Barack Obama, Washington’daki dar politik paslaşmalar arenasını “Yes, we can” sloganıyla değişim olabileceği inacıyla hareketlendiren bir lider portresi iken 1 yıl içerisinde popüleritisini hızla yitiren seçim kaybetme riskiyle yüzleşen bir politikacıya dönüştü. Meksika Körfezi’ndeki petrol sızıntısı göle dönüşünü karşısında Amerikan kamuoyunu hitabet yeteneğiyle yatıştırmayı başaramamış gözüken Obama, hanesine yazılan hayal kırıklıkları listesine eklediği bu yeni başlık öncesinde Guantanamo’daki hapishaneyi kapatma sözüyle de dikkatleri çekti. Obama’nın geçtiğimiz ocak ayında kapatmayı planladığı ancak halen 181 kişinin tutuklu bulunduğu Guantanamo Askeri Üssü’nün sadece bir bölümü olan ‘Delta Kampı’ olarak adlandırılan hapishanesindekileri yargılama süreci ise yabancı basına da açık devam ediyor.



Barack Obama’nın, neden buradaki hapishaneyi tümüyle kapatamadığı sorusuna yanıt aramak amacıyla küçük bir gazeteci grubu üyesi olarak dün Guantanamo’da ilk günümü tamamladım. Önümüzdeki üç gün boyunca Sudan vatandaşı Noor Uthman Muhammed’in yargılanmaya devam edileceği askeri mahkemeyi de izleyeceğim. Gazetecilikte ilkleri yaşama hedefiyle her günü, ayları kovalamaca ile geçiririz. İlk haberi, ilk röportajı yazan olmayı kimselerle paylaşamayız. Oysa her izlediğimiz olayın deneyimlerimizi zenginleştirdiğini, fark yaratıcı olma hevesiyle göz ardı ederiz. Belki deneyimi önemseyen Ankara gazeteciliğini etkisinden belki de Washington merkezli Amerikan politikasını anlama çabamdam dolayı Guantanamo’ya gelebilme imkanını yakalayınca dün kuşlık vaktinde Andrews Askeri Havalimanı’nda soluğu aldım. Bu noktada Amerika eleştirileriyle dikkat çeken belgesel yapımcısı ve yönetmeni Michael Moore’un, kendi ülkesindeki sağlık sistemini Guantanamo kıyılarına gelerek protesto ettiği sahnelerdeki yeri görme isteğimi de not düşmeliyim.

Birkaç haftadır devam eden yazışma trafiği sonucunda 9 kişilik yabancı basın mensupları grubu üyesi olarak düşündüğümüzün aksine askeri değil sivil bir uçakta, asker aileleri, tutuklu avukatları ve askerlerden oluşan yolcular arasında Küba’nın güney ucundaki ABD topraklarına geldim. Böylece ABD’nin 1903 yılında bugün diplomatik ilişki kurmadığı ve amborgo uyguladığı Küba’dan kiraladığı Guantanamo Körfezi’nde bir kent havasındaki askeri üssü yakından gözlemleyerek siz t24 okuyucularına aktarabileceğim.



Gazeteciler ‘Adalet Kampı’nda...

Bugün itibariyle ABD’nin kontrolündeki topraklar için Küba’ya ödediği miktar yıllık 4 bin 85 dolar iken, Guantanamo Körfezi’ndeki bu askeri üssü, halen dünyanın en ünlü hapishanesine ev sahipliği yapıyor. Başkan Obama’nın geçen ocak ayında bütün mahkumlarını başka hapishanelere aktararak kapatmayı planladığı ve Uluslararası Af Örgütü gibi insan hakları örgütlerince eleştiri konusu olan ‘Delta Kampı’ olarak adlandırılan hapishane varlığını ‘iyileştirilmiş koşullar’ içinde koruyor.

Guantanamo Askeri Üssü, barındırdığı hapishane ve askeri mahkeme süreci hakkında önyargıları kırmayı amaçlayan ABD Savunma Bakanlığı ise, yabancı basını bilgilendirmek amacıyla buraya tur düzenliyor. Böyle bir tur kapsamında dün öğlen ulaştığımız Guantanamo’da kadınlar ve erkekler olarak ikiye ayrılan basın grubumuz, ‘Adalet Kampı (Camp Justice)’na yerleştirildi. Geçmiş yıllarda Guantanamo Körfezi’nin havalimanı tarafındaki kıyısında dolayısıyla askeri üssün ana yerleşiminden uzakta tutulan gazeteciler artık feribotla gün sona erince dönüşleri sona erdiği için bu kampta çadırlarda kalabiliyorlar. Guantanamo Medya Merkezi’nin de bulunduğu kamp alanında gazateciler ana yürüme yolundan ayrılmamaları koşuluyla 24 saat açık internet gibi hizmetleri alabiliyorlar. Uçak yolcuğunda olduğu gibi gazeteciler, kullanmaları yasak olan askeri şebeke dışındaki cep telefonlarının çalışmadığı buradan internet, telefon gibi her hizmeti ücretini ödeyerek alabiliyorlar.

Washington’dan yola çıkmadan itibaren her aşamada “yasaklar” konusunda uyarılan gazeteciler, havalimanında indikten sonra askeri personel gözetimi altında belli açıdan ve sadece belli binaları fotoğraflama hakkına sahip bulunuyor. Bugün bazıları El Kaide’nin üst düzey yöneticileri ve 11 Eylül saldırısını planlayacıları olmakla suçlanan 181 mahkumu ağırlayan ‘Delta Kampı’ dahil olmak üzere “gelişigüzel” çekimler yapılması yasak. Bu gezi kapsamında yargılanma sürecinden bir bölümüne tanıklık edeceğimiz Sudanlı Noor Uthman Muhammed’in askeri mahkemesi sırasında fotoğraf ve video çekimi yasak olacak.

Guantanamo’dan yayınlabilecek fotoğraflarda askeri binaları yüksek noktalardan görüntülemek, su kuleleri ile güvenlik noktalarını ve görüntülerde ‘yetkili ve konuşmacı’ olanlar hariç asker veya sivil insan yüzlerini göstermekte yasaklar listesinde. Askeri yetkililerce kontrol edilmemiş fotoğraf veya video materyali yayınlanması halinde ise askeri mahkemece yargılanma yapılacağı da bu listedeki maddelerden birisi.

Bu yasakları adeta ezberlediğimiz günün sonunda okyanus üzerinde gün batımı manzarasıyla burası turistik bir cennet gibi ama askeri üniformalı...

Wednesday

Amerika’dan Türkiye’ye “anlamlı” kültürel destek:



Ani Harabeleri’ndeki Ermeni Kilisesi’ne 625 bin dolar


Washington’da geçen hafta gündemi en yoğun şekilde Ankara’nın işgal ettiğini not düşmemiz Türk – Amerikan ilişkileri bakımından yanlış olmayacaktır. Hafta boyunca Türkiye’nin İsrail ile ilişkileri Amerika’daki Yahudi lobisi yanında “aleyhte atmosfer” hissi ile Ermeni lobisini de harekete geçirirken, Ankara’nın tavrını irdeleyen toplantılar birbirini izledi. Bu gündemde Amerika, kayda geçirilmesi gereken anlamlı bir adımı ise sessiz sedasız gerçekleştirdi: ABD Dışişleri Bakanlığı, Ermeniler için özel öneme sahip Kars ilindeki Ani Harabeleri’ndeki kilise kalıntılarını korumak için 625 bin dolar ayırdı.

Sözü Ani Harabeleri’ne bağlamadan önce Türk – Amerikan ilişkilerindeki son haftaya göz gezdirmekte yarar olacaktır. Washington, geride bıraktığı haftada Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIS), Siyasal, Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Vakfı (SETA) DC Merkezi, Brookings Enstitüsü ve Orta Doğu Enstitüsü (Middle East Institute) bünyesinde soluk aldırmayan Türkiye içerikli toplantılara tanıklık etti. Abartısızca Washington’daki Türkiye uzmanları açısından en bereketli günlerdi. Türkiye’nin “stratejik ortak” veya “model ortaklık” ekseninden kaymış olduğu tartışmalarına sahne olan toplantılarda, New York Times’ın ünlü muhabiri Stephen Kinzer’in, ABD’ye Türkiye ile ilişkilerine Orta Doğu bölgesinde yaşayan bir ülkeden gelmekte olan uyarıları dikkate alarak yeniden bakması gerektiği yönündeki sözleri dikkat çekici satırları oluşturdu. Kinzer’in “Reset” başlığını taşıyan kitabıyla ABD’nin dış politikasına yönelttiği eleştiriler, farklı kesimlerden hem ilgi hem de övgü gördü ancak Amerika’nın “ana akım (main stream)” dış politika yapıcılarına sevimli gözükmediğini belirtmeliyiz. ABD’nin sol kesimini temsil eden Kinzer’in sözlerine karşılık Washington politikasını asıl belirleyici unsur olan orta sınıf Amerika’nın sesi Kongre’nin Türkiye’ye İsrail ve İran konularında sert tepki göstermesi ise “sürpriz” olarak nitelenmedi. Birleşmiş Milletler’deki İran’a uygulanacak yaptırımlar konusunda Türkiye’nin Amerika’ya karşı “hayır” tavrı koyması nasıl şaşırtıcı olmadıysa da Washington’da hiç de öyle “sıkıntısız süreç” ortamı oluşmamıştı. Beyaz Saray’ın verdiği Türkiye’nin yalnızlaşacağı mesajını, Kongre’nin Demokratlar ve Cumhuriyetçiler olmak üzere her iki kanadından isimlerce yapılan açıklamalar izledi. Türkiye aleyhine Kongre’de oluşmakta olan atmosferi, Amerika Ulusal Ermeni Komitesi (ANCA) başta olmak üzere Ermeni lobisi, Dışişleri Komitesi’nde 23’e karşı 22 oyla kabul edilmiş olan soykırımı tanıma kararını Temsilciler Meclisi gündemine aldırmak üzere değerlendirmeye başladı. Bu noktada, Amerikan Kongresi’nin köşe taşlarında etkili olduğu hep konuşulmakta olan Yahudi lobisince nasıl tavır alınacağı gündemdeki eskimeyen başlıklardan birisi olarak geri döndü.

Washington’un günlük rutini içerisinde Türk gazeteciler, AKP’nin (Türkiye’nin değil) ABD’ye dış politikasını dolayısıyla kendini anlatma derdi nedeniyle AKP Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik ve beraberindeki heyetin basına kapalı yürüttüğü Kongre’deki temaslarını da not etmeye çalıştı. Tesadüf o ki (Washington’da “tesadüf” ve “komplo teorisi” arasında gel-git yaşanması da günlük rutin sayılmaktadır) Kongre’nin açıklaması AKP’nin yürüttüğü temasları büsbütün gölgeledi. Bu noktada Ermeni lobisince Kongre üzerinde Kasım 2010 seçimlerini hedefleyen ve soykırımı kabul ettirmeyi amaçlayan politik çalışmaları da ağırlık kazandı.

Sessiz tesadüf…

Washington’daki manzara böyle iken, Amerikan Kongresi’nin 2000 yılında kurduğu ve Dışişleri Bakanlığı bünyesindeki Kültürel Koruma İçin Amerikan Büyükelçileri Fonu (US Ambassadors Fund for Cultural Preservation) tarafından 2010 yılında maddi destek verilecek projeler açıklandı. Amerika’nın maddi desteğini açıkladığı kültür projelerinden birisi, Türkiye’deki en eski Ermeni yapılarına ev sahipliği yapan Kars’taki Ani Harabeleri’nde 11’nci Yüzyıl’dan kalma bir kilisenin onarılması olması nedeniyle dikkate değerdi. Dışişleri Bakanlığı, Kültürel Koruma İçin Amerikan Büyükelçileri Fonu (US Ambassadors Fund for Cultural Preservation) aracılığıyla Ani Harabeleri’ndeki Kutsal Mesih Kilisesi (Surp Prikitch) kalıntılarını koruma ve onarma projesi için Dünya Anıtları Fonu’na (World Monuments Fund) 625 bin dolar ayırdığını duyurdu.

1000 küsur yıllık kilise

Dünya Anıtları Fonu (WMF), dünyanın çeşitli ülkelerindeki tarihi ve kültürel anıtları korumayı amaçlayan ve merkezi New York’ta bulunan bir kuruluş. Dünya Anıtları Fonu’nun proje bilgilerine göre, söz konusu kilise, 1001 yılında Kraliçe Katramide tarafından yaptırılmış. Mimari açıdan Gotik bir eser olarak değerlendirilen kilise, 1996 yılından beri Dünya Anıtları Fonu’nun izleme listesinde yer alıyor. Fon, kilise yıkıntılarını onararak Ani Harabeleri’nin turistik cazibesini arttırmayı amaçlıyor.



Belki...

Böylece ABD Dışişleri Bakanlığı, kuruluşundan itibaren 10 yıl içerisinde dünyada 640 tarihi ve kültürel koruma projesini desteklediği belirtilen Kültürel Koruma İçin Amerikan Büyükelçileri Fonu (US Ambassadors Fund for Cultural Preservation) aracılığıyla Türkiye’deki Ermeni kilisesini yaşatma kararı aldı. Bu karar, tesadüf mü, belki de… Belki de Türkiye’nin o açamadığı Ermenistan sınırında, kayalıklar üstünde, vadi kenarında yer alan Ani Harabeleri’ni yaşatma açısından önemli bir maddi destekten ibaret. Belki de Ankara’nın, Türkiye’nin aslında topraklarında var olan kültürel ve etnik zenginlikleri anımsaması bakımından işaret de sayılabilir. Belkileri çoğaltmaya başladığınızda Amerika dışında alıcısı fazla olmasına karşın Washington’da pek sevimli karşılanmayan “komplo teorisi” kapsamına da girebilirsiniz. Ancak belkisiz söylemeliyiz ki gün batımı manzarası görülmeye değer ve Ermeni uygarlığı yanında Selçuklu mimarisini kucaklayan Ani Harabeleri’nin yaşaması için önemli bir rakam okyanus ötesinden gönderiliyor.

Thursday

ABD, Türkiye’nin rotasına ad koydu: “Yalnızlık”

New York’taki Birleşmiş Milletler oturumunda, İran’a yönelik yaptırımları ağırlaştırma kararını Güvenlik Konseyi’nden 15 üye ülkenin oybirliğiyle yürürlüğe koymayı hedefleyen ABD, bunu Brezilya ile birlikte ret oyu gölgeleyen Türkiye’nin “stratejik ortak” veya “model ortaklık” yerine ilişkilerdeki yeni rotasını “yalnızlık” olarak öngörüyor.

Ankara, Washington’un dün gün boyunca sözlü açıklamalarındaki en ağırı “hayal kırıklığı” olan Türkiye’ye yönelik tepkisini “İran tutumumuz ABD ile ilişkilerimizde sorun yaratmayacak” diye algılamama hatasına düşmemeli görünüyor. ABD’nin ekrana yansıyan yüzleri, Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi’nde ret oyu kullanması konusunda tepkisel açıklamalar yapmaktan kaçındı ancak doğrudan Başkan Barack Obama’nın görüşünü yansıtan Beyaz Saray yetkilileri ise gerçek tepkiyi ortaya koydu. Beyaz Saray’ın mesajı, “Bugün (dün) Türkiye ve Brezilya, uluslar arası toplum (Avrupa, Amerika, Afrika ve Asya kıtalarını temsil eden ülkeler) tarafından uzlaşma sağlanan İran’a yaptırım uygulanması kararı oylamasında yalnız kaldılar” oldu. Bu mesaj, Brezilya’dan öte, ABD’nin Avrupa Birliği’ne üyelik, Irak’ın toprak bütünlüğünü koruması gibi farklı başlıklarda gönlünü hoş tutmaya çalıştığı Türkiye ile “müttefiklik”, “ortaklık” ilişkilerini sürdüremeyeceğini kabullenmesi olarak görülüyor. Başka bir deyişle “ABD’nin artık Türkiye’yi yalnız bırakacağı” söylenebilir.

Açıklamalar trafiğini gözden geçirdiğimizde, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un, “İran ile diplomatik ilişkiler Türkiye ve Brezilya’nın rol oynamayı sürdüreceğini düşünüyorum” yönündeki sözleri, Ankara’nın ret oyuna rağmen Washington’da ilişkilerini gerilim noktasına taşımayacağı umudu yarattı. Başkan Obama’nın “İran ile diplomasi kapısını açık tutuyoruz” ifadeleri ise “diplomatik aracı” rolünü üstlenme gayretindeki Türkiye açısından pozitif olarak değerlendirildi. Dün ABD adına detaylı resmi değerlendirmeyi yapan isim olan Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşlerden Sorumlu Müsteşarı William Burns ise, Türkiye’nin Tahran Deglerasyonu’ndaki çabaları takdirle karşıladıklarını vurguladıktan sonra “Bugünkü oylamada hayal kırıklığına uğradığımızı gizlemiyoruz” dedi. Türkiye’nin İran’a yönelik yaptırımları uygulayacağını açıklamasını ise ABD olarak not ettiklerini sözlerine ekledi. Bu noktada ortada Türkiye ile ABD arasındaki ilişkileri etkileyecek “sert tepki” gözükmüyordu.

Ancak bu açıklamalarla aynı dakikalarda Washington’daki Türk gazetecilere Beyaz Saray’ın BM Güvenlik Konseyi oylamasına ilişkin yaklaşımı Başkan Obama’nın ekibindeki isimlerce aktarılıyordu. Tanıklık ettiğim diyaloglarda, Beyaz Saray yetkilileri, “Türk – Amerikan ilişkileri ne olacak?” ve “ABD’nin bundan sonraki adımı nedir?” sorularını ustalıkla ve diplomatik ifadelerle savuşturdu. Ancak Beyaz Saray yetkilileri, ABD’nin bütün diplomasi çevrelerince olduğu gibi Brezilya ve Türkiye’nin “ret” oyu vermesine karşılık ve ilk kez İran konusunda “ret” oyu almış bir tasarı olmasına rağmen ağırlaştırılmış yaptırımlar kararını “güçlü uzlaşma” olarak sunmakta ısrar etti. Bu ısrar sırasında, Beyaz Saray yetkilileri, İran’ın “farklı kişilere farklı şeyler söyleme” süreciyle nükleer silah edinme kapasitesini arttırdığı aylar kazandığını da vurguluyor. Bu noktada, “It’s not complicated” diyen Beyaz Saray yetkilileri, Türkçeleştirdiğimizde “Ortada karmaşık bir durum yok” ifadesiyle “Bölgesinde nükleer silahlanma karşıtı olduğunu her zaman vurgulayan Türkiye’nin, üstelik de komşusu olduğu için kendisi bakımından tehdit niteliği taşıyan İran’ın nükleer silahlanma gücüne sahip olduğu” gerçeğini anlaması gerektiği mesajını da verdi.

ABD’nin sağladığı “güçlü uzlaşma” tekrarlanırken; Brezilya ve Türkiye için yapılan “yalnızlık” yorumu dikkat çekici idi. Yetkililer, eğer Türkiye, İran’ın tutumunda gerçek değişiklik sağlayacaksa bunun hoş karşılanacağını ancak ABD’nin İran ile doğrudan görüşme kapısını aylar önce açtığını anımsatarak, üstü kapalı ifadelerle aslında ortada Türkiye’nin rol oynamasına gerek olmadığı vurguladı. Bu ifadelerden anlaşılıyordu ki ABD’nin, Türkiye’nin “ret” oyuna yaklaşımı sadece “hayal kırıklığı” ile geçiştirilemezdi. Öyle görülüyor ki ABD, Türkiye’nin tutumunu “ortak hareket edilen bir müttefik ülke” değil de “yalnız bir ülke” tavrı olarak değerlendiriyor.

Sunday

Aşk mektubu-1: Letters to Juliet…

(Fotoğraf karesinde elini gördüğümüz erkek teması olmadan Jülyet ayakları üstünde durmuyor mu?)

Satırlarıma duygularımı karıştıracağım, öyleyse “söze nasıl başlamalıyım” ifadesiyle amatörlük hilesine başvurmadan yazarlık mahareti göstermeli. Tarçınlı kekim gibi maharetle kıvama gelmeli hamuru, ki çayın yanında afiyetle bir lokma da okunmalı. Satırlarım arasında tarçın kokusu gibi aşkın kokusunu duyumsamalı. Satırlar eklendikçe kekim içindeki elma parçacıkları gibi anlattıklarım arasında okuyucumuz için damağında tat bırakacak anekdotlarım açığa çıkmalı. Satır başında verdim aslında ipucunu diyorum ki aşk mektubu kaleme alıyorum hadi yalansız yazalım tuşluyorum.

Tarçınlı keki, tarçınlı irmik helvasını, tarçınlı aşureyi seven bir erkek ile ömrümü geçireceğim düşüncesi ne zaman beni yakaladı acaba sorusuyla harfler üzerinde parmaklarımı gezdiriyorum. Biliyorum ki bugün mektubumu izlediğim başka bir mektup hikayesi tetikledi.

O zaman tetiğe basan katili açıklıyorum: Sinema…

Sinema için, belki her zaman hayal gücümü tetiklediğinden romantikliğimi de etkilediğini söylemek abartı olmaz. Etkileme diyorum çünkü belki “doğuştan engelli” olabilirim başka bir deyişle ne zaman romantikleştim kestiremiyorum.

Romantikliğim Meg Ryan ile Tom Hanks’i ayrılmaz ikili kıvamında birbirine yakıştırdığım “Sleepless in Seattle”, “You’ve got email” ve bu üçlemede 1990 yılı yapımı olması dolayısıyla ilk film olan ancak benim en son izlediğim “Joe versus volcano” filmleriyle mi pekişti? Ama ben ‘“Mesajınız var” filmi söz konusu olduğunda New York’un neredesinde yürüyorlar gibi’ sorularla meşguldüm uzunca süre. İyiki sonra DVD’sinde tek takıntılı kişilik olmadığıma işaret olarak benim gibi kentin sokaklarını merak edenlere hazırlanmış bölümü izleyerek sorularıma yanıt buldum. Dolayısıyla romantikliğimi acaba “Harry meets Sally” filmini izlerken pekiştirmiş olabilir miyim? Ancak Meggy ile başrolü Billy Crystal’ın paylaştığını not düşmeli. Sayısız kez, kitap okumak için yorgun hissettiğim akşamlarda, yarısında uykum geldiğinde “mutlu son” konusunda hiç şüphem olmadığı için rahatlıkla seyretmekten vazgeçebildiğim için izlediğim filmler… Bu filmlere Audrey Hepburn’ün sade güzelliğini seyre daldığım “Roman Holiday”, “Sabrina” ve “Tiffany’de Kahvaltı”sını eklesem. İngilizce adını hatırlamakta hep zorlanacağım ancak Türkiye’de Şebnem Ferah’ın şarkısıyla özdeşleştirmemi sağlayan “Sil Baştan (Endless sunshine of the spotless mind)” adıyla izlediğimiz filmi ise “romantikliğimi pekiştirmiş filmler” listeme altını çizerek ekliyorum. Kişisel romantik film tarihim, Yeşilçam klasikleriyle ve oradan konu sıçraması yapacağım Belkıs Özener, Ayla Dikmen şarkılarıyla karmaşıklaşarak gittikçe uzayacağından satırlarımı bugüne bağlamamda yarar görüyorum.

Bugün, nihayetinde bugüne geldim ama dimi? Bugün oyuncu performanslarından öte unutamadığım büyüleyiciliğiyle Toscana manzaralarını başrolüne oturtmuş olan “Letters to Juliet” filmini izledim. Amerikalılar pek tercih etmese de benim tercihim olduğu üzere sinema salondaydım. Washington’da genellikle başıma geldiği üzere de salonda iki elin parmaklarını aşmayan sayıdaki izleyicilerden biriydim.

İtalya’nın hüzünlü Selvi ağaçları önünde gerçek aşkı bulabileceğimize ilişkin insanlık tarihiyle yaşıt öyküyü tekrarlayan filmi, anılarımla izledim. Film, “Kaderinizde aşkınıza kavuşmanız varsa kavuşursunuz…” mutlu sonuna eriştiğinde, perdede reklamlar gösterildiği andan itibaren ne söyleyeceğini zaten bildiğimden gülümsedim. Biliyordum ki romantikliğimi pekiştirmiş filmler listesine eklenecek “Letters to Juliet” başrolünde Toscana olması gerekçesiyle Pazar gecem için en doğru seçimdi. Hikaye, benim “aşk” ile anımsadığım İtalya yolculuğumdaki ilk durağım Venedik’ten başlamasa da Toscana’ya gönül bağlılığımdaki ilk nokta olan Verona’da başladı. Siena’da ve bütün Toscana yöresinde Selvi ağaçları ile üzüm bağları arasındaki oldukça aşina inişli çıkışlı rotada devam etti.

(Romeo, evine çakılmış bu pano önünde duruyor olsa dahi acaba Aşık Romeo o mu?)




Filmin rotasındaki detaylardan öte kendi kekimdeki tarçın miktarına odaklanmam gerektiğini anımsayarak diyebilirim ki aşkı anlatacağım satırlara hangi harflerle başlayacağımı kestiremiyorum. Aşk benim için bazen Toscana, bazen fotoğraf kareleri, bazen gözlerimde saklayamadığım hüzün… Aşk tarçın gibi dilime iyice bulaştırdığımda acıtan ama hayatımda tıpkı adı üstünde “tarçınlı kekim” gibi unutursam sanki eksilecekmişim gibi düşüncelerimde yok etmeye korktuğum benim parçam. Bugün biraz tarçınlıyım. Kekimin içindeki elma parçacıklarını yazacaktım ama sabaha “Dov'e Romeo?” sorusu için balkonumdan içeriye süzülmeli (yalansız olacaksa bilgisayarımdan ayrılmalı) yatağıma dönmeliyim.

Jülyet

Wednesday

Cemaat Amerika’da ulusal düzeyde harekete geçti: ATAF

Amerika’daki Nur cemaati bağlantılı sivil toplum örgütleri, ulusal düzeyde Assembly of Turkic American Federations (ATAF – Türki Amerikan Federasyonları Asamblesi) kurularak tek çatı altında toplantı. ATAF, dün gece Washington’da Amerikan Kongresi’nden 7 senatör ve 53 milletvekili gibi dikkat çekici bir katılımla gerçekleşen resepsiyon ile resmen faaliyetlerine başladı. ATAF’ın “asamble” adıyla kurulması ise, yıllardır ABD’de ulusal düzeyde Türk örgütlerini çatısı altında toplama gayretinde olan Türk Amerikan Dernekleri Asamblesi (ATAA – Assembly of Turkish American Associations) kuruluşuna karşı “alternatif” oluşturma girişimi olarak değerlendirildi. ATAF Mütevelli Heyeti Başkanı Faruk Taban, Fethullah Gülen ile şahsi olarak farklı bağlantıları olabileceğini ancak örgütsel olarak organik bağları bulunmadığını savundu.

ATAF, New York başta olmak üzere kuzey eyaletlerindeki 40 derneği bünyesinde bulunduran Council of Turkic Amerikan Associations, Washington DC metropolitan bölgesini kapsayan Mid-Atlantic Federation of Turkic American Association’ın (MAFTAA), güneybatıdaki eyaletleri kapsayan Turkic Amerikan Federation of Southeast, ortadoğudaki eyaletleri kapsayan Turkic Amerikan Federation of Midwest ile Texas başta olmak üzere işadamları potansiyeli ve aktifliğiyle dikkat çeken Turquoise Council Americans and Eurosians ile California’yı da kapsayan West America Turkic Concil adlı örgütleri çatısı altına aldı.

ATAF’ın Mütevelli Heyeti Başkanlığı’nı, MAFTAA başkanlığını yürüten Faruk Taban üstlendi. Mekanik mühendislik alanında Nevada Üniversitesi’nden doktora derecesine sahip Taban, Fethullah Gülen’in manevi önderliğinde hareket ettikleri bilinmekte olan cemaat bağlantılı sivil toplum örgütlerinde uzun yıllardır çalışan bir isim. Taban, Amerika’daki farklı eyaletlerde Türkçe Olimpiyatları etkinliğinin gerçekleşmesinde de aktif rol alırken; MAFTAA örgütü kapsamında Türki cumhuriyetler kökenli ve Amerika’ya eğitim amaçlı gelmiş öğrencilerle ilişkiler kuruyor. Taban, son birkaç aydır Washington DC’deki yine cemaat bağlantılı düşünce kuruluşu Rumi Forum ile aynı mekandaki MAFTAA ofisinde ATAF’ın kurulması yönünde girişimlerde bulunuyordu.

ATAA’ya "alternatif" mi?

ATAF’ın varlığını ilan etmesiyle birlikte ATAF yönetimi ve kurucuları, ısrarla rekabet olmadığını ileri sürmelerine karşın Washington’da ortaya Türkler tarafından kurulmuş ATAA ve ATAF olarak iki ayrı asamble örgütlenmesi ortaya çıkmış oldu. Washington kulislerinde, “Cemaat ATAA’ya alternatif oluşturdu” değerlendirilmesi yapılırken; laik kesim ile cemaat arasındaki cepheleşmenin Amerika’daki Türkler arasında da açıkça ortaya koyulduğu yorumlandı. Bunun yanı sıra Washington’da Amerikan Kongresi üzerinde siyasi faaliyetlerde bulunmayı amaçlayan ve “asamble” sıfatını kullanan ikinci bir Türk örgütlenmesiyle Amerikalılar açısından zihin karışıklığı yaratacağı da değerlendirildi.

Gülen ile bağlantı

Bu yorumlar çerçevesinde sorularımızı yanıtlayan ATAF Mütevelli Heyeti Başkanlığı’nı üstlenen Faruk Taban ise, ATAF olarak sadece Türk örgütlenmelerini değil Türki cumhuriyetleri de kapsadıklarını ısrarla vurguladı. Taban, Fethullah Gülen ile ATAF örgütlenmesi olarak organik bağları olmadığını ancak şahsi bağın ayrı bir konu olduğunu söyledi. Taban, doğrudan Kongre’de etkili olmak için çaba harcayacaklarını da sözlerine ekledi.

AKP milletvekilleri özel davetli

Willard Hotel’de gerçekleşen ATAF resepsiyonunda, Türkiye’den ATAF organizasyonu dolayısıyla davetli getirilen AKP milletvekilleri Vahit Kirişçi, Mustafa Ataş, Mehmet Şahin, Hacı Hasan Sönmez, İbrahim Hasgür, Mehmet Çerci, Mehmet Ceylan ile Alev Dedegil göze çarptı. Amerikan Kongresi’nden de katılım dikkat çekici düzeye ulaştı. Resepsiyona 7 senatör ile 53 Temsilciler Meclisi üyesi katıldı.

Tuesday

Gurbet Mektubu: Leblebi Şekeri

“Gurbet”… Bu kelime benim için yıllardır ‘Almanya’ anlamına geliyordu. Doğduğum ülke… Hayallerle Bursalı annem ile babamı 4 gün içinde evlilik öyküsüne sürükleyen ülke… Annem tekrarlıyor sanki hep kulaklarımda “Elimde bir valiz ile…” Benim gurbet günlerim ne zaman başladı acaba? Doğduğumda mı, yoksa 1 Ocak 2009 sabahına Amerika’da uyandığımda mı, yoksa “özlüyor muydum, hiç bilemedim” babam hep Almanya’da iken mi yoksa “kokunu özlüyorum” sevgilim Amerika’da iken mi… Bu satırları hesaplama hatası ihtimalini göz ardı ettiğimde 16’ncı yaşama mekanımda yazıyorum. Gurbetteyim. Göçebeliğim sanki doğuştan ama “Leblebi Şekeri” her şeyi ruhuma nakşetti önceki gün ve idrak ettim yalın gerçeği, ben gurbetçiyim. Her şey geçtiğimiz hafta sonu “Can Eriği” ile başladı, aslında. Kütür kütür, diş geçirilesi, surat ekşitesi, tuzu eksik olmayası can erikleriyle başladı düşünce yolculuğum.

Erikti, leblebi idi hepsi irili ufaklı anılardı… Bir varmış, bir yokmuş… Gurbet diyarlardan birisinde Yıldız adında, “erkekten olma kadından doğma” yoo böylesi pek ataerkil olur benim mektubumda, insan evladı birisi varmış diyelim kestirmeden, doğrusundan… Anacağı yolunu gözlüye dursun üç odalı ocağında, Yıldız kendi yolu derdinde imiş. Yol nereye gider, dönüp dolaşır mıymış anadili memleketine… Acep yol dediği bıkıp usandığı ama adımını atmışken geri dönülesi değil de ilerisine gidilesi, yıllardır ucundan kıyısından adımını kaçırdığı ama aslında yürüye durduğu, tarifi pek mümkün ama yazar kabiliyetine bağlı ne asfalt kaplama son sürat geçilen ne toprak tozun içinde görünmez kılan olsa olsa “Arnavut Kaldırımı” atılmayan her sağlam adımda düşüren… Yol… Hayat… Bir varmış, bir yokmuş… Uzunca bir yol varmış… Ne de olsa 30 yıl devrilip gitmiş bir yol varmış…

Aylar sonra ilk kez leblebi şekeri gördüm, annem severdi önce sonra ben de sevdim. Unutmuşum. Hatırladım. Can eriği hiç yemedim geçen baharda, ne tuhaf. Sanki hiç eriksiz baharım olmamış, anladım o yüzden geçen yıl benim için bahar neden hiç bahar gibi değildi. Erik yememiştim, unutmuştum.

Bahardayım, erik yiyorum şimdi. Türk Dil Kurumu Sözlüğü’ne göz atıyorum erikli kasem elimin altında; “Gurbet: Doğup, yaşanılmış yerden uzak yer” yazıyor. Kemalettin Kamu’nun “Ben gurbette değilim, gurbet benim içimde” dizesi ise TDK Sözlük ile Ekşi Sözlük’ün ortak noktası. Ekşi Sözlük’te tanım çokluğu: Zor zanaat, Zeki Müren şarkısı… “Gurbetçi” kelimesine tıkladım, psika-analiz tadında çokça tanım yapılmış. Kimisi kızgın suçluyor, kimisi savunuyor, kimisi ‘azınlık’ diyor. Ama ilk satırdaki tanım hepsinden tanıdık: “Alamancı”.



Gurbet elden gelirdi mektup. Almanya’dan nadiren gelirdi mesela. En son Amerika’dan geldi. Zaman fiber kablolarla donatılmış dünya çağına erişti ya öyle postacıyla da gelmiyor artık. Postacı şarkısı başka çağdan çocuklara ait ilkokul anısı. Ben o çağın çocuğu, “tık” ile posta gönderen çağın yetişkini. Bisikletli Lego adamı postacıma bakıyorum çalışma masamdaki. Postacıya emanet etmek istesem dahi mektubumu, zarfın üzerine yazacağım isim ve adres hanem boş. Gurbet mektubum sahipsiz ya da tek sahibi ben. Alıcısı yok. Yazıcısı var.

Yazılası olduğu için yazdım.

Sunday

Lutes ile sihirbazlar dünyasında...



Jason Lutes imzası taşıyan çizgi romanları okuma seferberliğimde "Jar of Fools" adlı, Houdini'yi anlattığı eserini çizmeden önce yazıp çizdiği kitabını okudum. Sihirbazlar dünyasında bir kavanoz dolusu budalılık mı yoksa izleyicilerde 'Ben budala mıyım?' etkisi yaratan kandırmacalar mı aramalıyız emin değilim. Ama Lutes'in öyküsünde, insanları eğlendiren sanatlardan birisi olan sihirbazlığa ilişkin yoksulluk ekseninde insani temaları neredeyse dokunabileceğiniz duygusu veren insan yüzlerinden okuyorsunuz.

Lutes, bence bu kitabında Houdini hakkında bildikleri olduğunu öykümüzdeki kahramana Ernie Weiss adlandırmasıyla gösteriyor (Houdini'nin gerçek adı, Enrich Weiss). Kitapta, unutulmayan aşk temasından 'neden hayattan çekip gitmek isteriz' sorusuna bize dair ipuçları var. Kitapta en beğendiğim ve gerçekçi gördüğüm çizimlerden birisini, 'bir kadın sevgilisi ile birlikte iken boynunu nasıl da vücudu gerginleştiğinde geriye atar' başlığıyla anımsayacağım.

Kimin sözü idi çıkaramıyorum ancak hani 'Eğer aşıksanız herşey size aşkınızı hatırlatır' kilişesiyle tanımlanan hallederimde isem, aşık halimden usanmışssam dahi kapıyı çalan beklenmedik misafir gibi şarkı sözlerindeki gibi detaylar 'sevgili'yi anımsatır. Kahramanımız Ernie'nin elinde ses kayıt cihazını gördüğümde ise özlediğim ses için elimde cihazımı tutuşumu öylesine anımsadım.

Anımsamalardan kitaba döndüğümde, bana yine çizgilerle harika, tat verici bir öykü okuttuğu için Lutes'e teşekkür ettim.

Friday

Cannes’ı Coelho’nun gözlükleriyle izlemek…



Üniversite günlerimde okuma hızım nedeniyle her gün Dost’tan birkaç kitabı aldığımda raflarda beklettiğim değil su gibi yuttuğum zamanlardan birinde 1996 yılında Can Yayınları’ndan “Simyacı” piyasaya çıkmıştı. 1 yıl öncesinde Susanna Tamaro’nın “Yüreğinin Götürdüğü Yere Git” kitabı gibi dünya edebiyatından duygulara seslenen kitapları da siyaset teorisi kitaplar gibi hevesle okuyordum. ‘Çorba’ tadında ama kesinlikle tatsız olmayan okuma yelpazemde, Brezilyalı yazar Paulo Coelho’nun “Simyacı”sı yalın diliyle “uzaklarda ararız ancak içimizde buluruz mutluluğu” gerçeğini yüzümüze vuruyordu. Sonrasında Coelho’nun kitaplarında okuma yolculuğum sırasında “On Bir Dakika” “rahatsız edici” konu seçimiyle beni etkilemişti. Amsterdam’ın Kırmızı Sokak’ını es geçmeyen öyküsünde, bedenen dakikalarla ölçülebilen ancak ruhen etkisi kişiden kişiye tartışılır olduğunu düşündüğüm cinselliği “yeni dünya düzeni” içinde sorguluyordu. Türkiye’de Efes antik kentini gezenlerce gayet iyi hatırlanacağı üzere mermer ana yoldaki kadın figürüyle halen varlığını koruyan belki en eski reklamlardan birisini yaratan fahişelik mesleğini anlatıyordu. Bu tarihi mesleği, çağımız penceresinden gösteriyordu.

Milliyet Ankara Büro’daki koşuşturma içerisinde Dost’tan satın alıp evdeki “bekleme bölümü” olan başucumdaki kitap rafına koyduklarım arasında son yayınlanan Coelho'lar var mıydı, emin değilim ancak 2009 yılında “Amerika’dayım” mazeretim nedeniyle Türkiye’de piyasaya çıkmış pek çok kitabı takip edemedim. Bu kitaplardan Ceolho’nun “Kazanan Yalnızdır” kitabını tanıdık ellerden birinde görünce ödünç aldım. Ve “Amerika’da ne yapıyorum?” sorusuna kestirmeden “Okuyorum” yanıtını vereceğim bugünlerde son birkaç gece içerisinde, Coelho’nun “Kazanan Yalnızdır” kitabını okudum.



Yazar, Cannes Film Festivali’ne, “kırmızı halı” ve Nuri Bilge Ceylan’ın ödül alışıyla yaşadığımız gurur ile nice yıllar ödülsüz kalmış Yeşilçam’ımız dışında bize içeriden bir bakış sunuyor. Türkiye’de “jet sosyete” ifadesini yakıştırdığımız, Coelho’nun ise “sınıf” kavramıyla açıklamayı tercih ettiği “Süpersınıf”, tatminsizliği yanında dünyaya tükettikçe mutlu olunacağını salık vermeye devam eden küresel kültürü nasıl yaratıyordu? Bunu sorgulayan Coelho, moda, magazin, sinema ve küresel şirketler arasındaki bağlantıları okuruna adlarını vermese de anımsanabilir örnekleriyle anlatıyor.

Ancak yazarı ne anlatma iddiasında olursa olsun elbette her metin ile okuyucu arasındaki ilişkide olduğu gibi her okur gibi ben de benim yorumumla bu kitabı anlıyorum. Finalde, Jasmine’in sevgilisine sarılışını, Coelho’nun, “kariyer odaklı, bireyselliğine sarılmış insan” modeline bir kerecik daha düşünme çağrısı olarak görüyorum. Başarısı neticesinde bazen bir kıyıda, bazen bir orman içinde, bazen belki sahibi olacağı bir adada, bazen İstanbul Boğazı’nda ve bazen de Datça’da ev hayal edenlere neler olduğunu, olabileceğini düşünüyorum. Acaba kitaptaki İgor gibi “sevgiyi yaşamayı”, “mutlu bir gelecek güne” ertelediği yalanıyla her gün işinde var oluşunu dolayısıyla da tüketimi yüceltenler, o tanıdık çehreler kimdi? Elbette aynaya bakmayı da ihmal etmedim. Bu arada Coelho’nun “kazanan” kişisi illaki “süpersınıf üyesi” olmak zorunda değil… Tüketim, gelir düzeyine ve kişisel zevklere bağlı olarak farklı lezzetler sunan restoranlardan dünyanın farklı köşelerine farklı bütçelerde yapılacak seyahatlere kadar her türlü harcamayı kapsıyor. Bunun içerisine zamanı nasıl harcadığımızı da ekliyorum. Belli kitapları okumak, belli oyunları izlemek, belli yerleri görmek zorunda hissettiğini kendine itiraf edemese de ve bunları “kişisel zevki” paravanı ardında yapmayı sürdürse de aslında tüketim toplumundaki bireyi kast ediyorum.

Son not olarak aslında Coelho'nun kitabını bir “cinayet romanı” da olması nedeniyle beğendiğimi söyleyebilirim. Cinayetler romana heyecan tuzunu tam ayarında katıyordu. Bu arada Coelho’nun satırları arasındaki “normal listesi” ise hatırlanmaya değer. “Kim normal?” sorusuna verilen yanıtlar arasında benim favorim ise, “Gerçekten denemediği halde ‘denedim’ diyen” oldu. Biraz anormal olduğum için mutsuz olmadım ve normal tanıdıklarımı da gülümseyerek anımsadım… (Normal, bize kim olduğumuzu ve ne istediğimizi unutturan her şeydir; böylece üretmek, yeniden üretmek ve para kazanmak için çalışabiliriz. P.Coelho)

Tuesday

Türkiye ve Çin Seddi...

Türkiye, Ermenistan uğraşında... Çin en dikkat çekici ülke...

Washington DC’nin tarihinde son 60 yılda çoğunluğu devlet başkanı ya da başbakan düzeyinde temsil edilen 49 ülke heyetiyle gerçekleşen en önemli toplantı olan Nükleer Güvenlik Zirvesi’ne biraz farklı bakmayı deneyelim...



Zirveye ilişkin neleri biliyoruz: Türkiye açısından zirve toplantısındaki en önemli madde “nükleer silahlanma” başlığından öte Ermenistan ile normalleşme süreci ve Amerikan Kongresi’ndeki Ermeni soykırımını tanıyan karar tasarısı oldu. Ancak Türkiye’nin, Ermeni ve Azeri meslektaşlarımız haricinde yabancı gazeteciler açısından haber değeri taşıyan yanı İran ile ilgili tutumu ve Brezilya ile kurduğu ilişki idi. Zirvede Amerikan basınınca takibi yapılan en gözde ülke, Devlet Başkanı düzeyinde toplantıya katılan Çin ve bu ülkeyi yağmura rağmen protesto edenlerdi.

DC’nin merkezindeki Walter E. Washington Convention Center’da gerçekleşen zirvede, Türk heyeti, Ermenistan ile sorunları tek hamlede çözemeyeceğinin bilincinde Amerika nezninde ‘aktif’ dışpolitika oyuncusu olduğunu ortaya koyma çabasındaydı.

Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Namık Tan’ın kişisel hamleleriyle birlikte Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Başkan Barack Obama görüşmesi gerçekleşirken, her iki ülke tarafında da diplomatlar ilişkileri yeniden ‘krizsiz atmosfer’de sürdürecek olmanın rahatlığına kavuştu. Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un, mevkidaşı Ahmet Davutoğlu ile Erdoğan-Obama buluşmasını sağlamış olmanın huzuruyla Amerika’nın Türkiye’den başta İran olmak üzere beklentilerini konuşacağı ikili görüşmesini yinelemesi de bunun işaretiydi. Amerikan Kongresi’ndeki tasarıda dahil taraflar, Ermeni başlığını askıda bırakıp önceliği Orta Doğu’ya kaydırmayı tercih etti.

Çin ile ne yapacağız?

Ancak bu zirvede Türkiye’yi, ‘Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyeliği’ gerekçesiyle yakından ilgilendirmesine karşın yeterince dillendirmeyen bir husus vardı. Bu husus, nüfüsu ve ekonomisi ile Amerika’nın yanında tartışmasız bir güç olarak ifade edilen ve Washington’da her hafta en az bir düşünce kuruluşunda değerlendirme konusu yapılan Çin idi.

Çin, bazen yağmura rağmen onlarca insanın ellerinde özgürlük talebini anlattıkları pankartlarla en fazla protesto edilen ülke oldu. Amerikan basını, İran’a Birleşmiş Milletler’ce yaptırım uygulanmasına nasıl bir tutum takınacağını anlamaya çalışarak Çin’i sürekli mercek altında tuttu. Obama’nın Çin Lideri ile tokalaşmasındaki tavrından Çin ile ilgili her adım Amerikan yazılı basınında zirvedeki en önemli analiz konusu idi.

Bu noktada Türk gazeteci gözüyle “Acaba Türkiye Çin ile nasıl bir ilişki kurdu?” sorusu Ermeni meselesi gündemi ön planda iken aklımda duruyordu. Bu soruya yanıt arayışıma bugünlerde yoğunlaşmayı planlarken, Nükleer Güvenlik Zirvesi’nde Türkiye açısından dünya coğrafyasında komşular ötesinde onlarca faktörlü diplomasi oyununa göz atmak gerektiğini not düşüyorum.

Uygur Türkleri de alandaydı



Bu arada zirve alanında Tibet bayrakları yanında dikkatli gözler açısından Türkiye’ye daha tanıdık gelecek olan mavi zemin üzerinde hilal-yıldızlı Türkmen bayrakları da vardı. Geçtiğimiz aylarda Çin ile Türkiye ilişkilerinde karşılıklı açıklamalara neden olan Uygur Türklerince taşınan bu bayraklar yanındaki pankartlarda, dünyaya ‘şikayetimiz var’ mesajı veriliyordu. Uygur Türkleri’nin, Washington’da lider sesi olmayı sürdüren Rabia Kadir’in, Türkiye ile ‘vizesiz’ ancak gönülden kurduğu ilişkide henüz sürpriz bir gelişme olmadığı ise biliniyor. Rabia Kadir, Türkiye’yi ziyaret etmek için geçmişte vize alamamışken, “Çin’in Türkiye ile ilişkilerinde Uygur Türkleri başlıklardan biri mi?” sorusu kenarda duruyor.

Son not olarak “Türkiye’nin yürütme gayretinde olduğu çok taraflı, çok yönlü ve çok aktif dış politikası, Çin Seddi’ne dayanıp dayanmadığı da uzmanlarınca değerlendirilmeyi bekliyor gibi görünüyor” şeklindeki naçizane düşüncemi eklemeliyim.

Ve askıda kaldı...



Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, akşam saatlerinde yüzündeki gülümseme ve keyifli tavrı dolayısıyla da Amerika ziyareti ve Başkan Barack Obama ile görüşmesinden memnun ayrıldığı yorumları yapılırken, Ermenistan ile Türkiye ilişkilerinde en gergin diyalog Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile Ermenistan Dışişleri Bakanı Eduard Nalbandyan arasında yaşandı. Kısa sürede ikna konuşmasıyla çözümlenen bu gerginliğe, Azerbaycan Haber Ajansı olan APA’dan kaynaklanan bir röportaj-haber neden oldu.

Başbakan Erdoğan ve Başkan Obama arasında 45 dakikalık görüşmede, Türk tarafı beklentilerini belli ölçüde karşılarken, İran’a yaptırım uygulanması konusunda ısrarlı tutumla yeniden karşılaştı. Bu yöndeki tabloyu, Erdoğan’ın, Washington’dan ayrılışı öncesinde gazetecilere yaptığı açıklamada, Obama’nın 24 Nisan’da “soykırım” ifadesini kullanıp kullanmayacağına ilişkin soruya karşılık, “Böyle bir şeyi şahsen ben beklemiyorum. Gerekli mesajlar zaten karşılıklı olarak alınmıştır diye düşünüyorum” sözleri açıkça ortaya koydu. Erdoğan’ın, Amerika’dan ayrılışı sırasındaki genel tavrına da yansıyan bir biçimde Türk tarafı, önemli ölçüde bu ziyaretten hedeflerine ulaşmış olarak dönüşe geçti. Bu noktada özellikle Washington’a tekrar dönüş yaptıktan sonra Büyükelçi Namık Tan’ın, Başbakan Erdoğan’ın bu zirveye katılımını kesinleştirmek amacıyla Başkan Obama ile toplantılar sırasında tokalaşmaktan öte görüşme ayarlama çabasını da vurgulamak gerekiyor. Büyükelçi Tan’ın da girişimleriyle Obama’nın, Nükleer Güvenlik Zirvesi’nin iki günü boyunca peş peşe yaptığı liderlerle görüşme trafiğinde, Erdoğan’a zaman ayrıldı. Böylece Türk tarafı, Amerika’ya Erdoğan - Obama görüşmesi düzeyinde, Amerikan Kongresi’ndeki Ermeni soykırımını tanıyan karar tasarısı gibi başlıklardaki rahatsızlıklarını en üst düzeyde iletti.

Normalleşme sürecinde sıcak gelişme yok

Ermenistan ile Türkiye ilişkilerinde normalleşme sağlanması sürecindeki en önemli adımlardan birisi olan Zürih’te imzalanan protokollerin ülke parlamentolarında onaylanması konusunda ise, bir takvim ortaya konamadı. Bu normalleşme sürecindeki en önemli hedef olan Türkiye’nin Ermenistan sınırını açması hususunda, Erdoğan, Amerika’dan ayrılmadan önce de Azerbaycan’ı öne sürdü. T24’ün, “Sarkisyan, ‘Türkiye bizimle ön koşulu koyan bir dille konuşamaz’ şeklinde mesaj verdi. Acaba Türkiye-Ermenistan sınırı açılabilecek mi?” sorusu üzerine Erdoğan, Ermenistan ile ilişkilerde yakın gelecekte sıcak bir gelişme yaşanmayacağını gösteren şu sözleri dile getirdi:
“İsviçre'de, Zürih'te yapılan toplantıda, orada imzalanan metinde ön koşulsuz ifadesinin yanında çok önemli bir ifade var. Bölgesel barışı tesis etmek. Bu bölgesel barışı tesiste, Azerbaycan'ı bir kenara itebilir misiniz? Azerbaycan da bu bölgesel barışın önemli bir unsuru. Dolayısıyla Azerbaycan-Ermenistan arasındaki ihtilafın çözülmesi, tarafların bir mutabakata varması gerek. Azerbaycan-Ermenistan kapısının açılmasını ve bunun da bizim kapıların açılmasına vesile olacağını görmemiz lazım.”

APA’nın haberi geri çekildi

Ermenistan ile ilişkilerde en azından “restleşme” görüntüsünü ortadan kaldıran bu Amerika ziyaretinde, Azerbaycan Haber Ajansı olan APA tarafından Bakan Davutoğlu ile yapılan bir röportaj biçiminde yayımlanan sözler ise sıkıntı yarattı. Davutoğlu’nun, Yukarı Karabağ konusunda sarf ettiği ileri sürülen sözleri Azeri ve Ermeni internet sitelerine yansıyınca ikili görüşmeleri sırasında Ermenistan Dışişleri Bakanı Nalbandyan’ın tepki göstermesine neden oldu. Nalbandyan’ın özellikle bu röportajda, Davutoğlu’nun “Türk-Ermeni protokollerinin imzalanma amaçlarından birisi de, işgal altındaki Azerbaycan topraklarının kurtarılmasıydı Türk-Ermeni protokollerinin imzalanma amaçlarından birisi de, işgal altındaki Azerbaycan topraklarının kurtarılmasıydı” gibi bir ifade sarf etmesinden rahatsız olduğu öğrenildi. Davutoğlu, böyle bir röportajı bulunmadığını belirterek, Nalbandyan’ı ortada bir yanlışlık bulunduğuna ikna etti.
APA haberi dolayısıyla gergin başlayan Davutoğlu - Nalbandyan görüşmesi sonrasında Dışişleri Bakanlığı, APA Haber Ajansı nezdinde devreye girerek Davutoğlu’nun sözleriymiş gibi sunulan röportajın yayından çekilmesini istedi. İlerleyen saatlerde, APA’nın internet sitesinde Davutoğlu röportajına yer verilmediği görüldü. Bu çerçevede, Türkiye – Ermenistan ilişkilerinde “söz düellosu” şeklinde devam edecek yeni bir gerginlik süreci başlamamış oldu.

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un dünkü öğle yemeği davetinde ise, yan yana oturmak amacıyla başkalarıyla yerlerini değiştiren Davutoğlu ve Nalbandyan arasında sohbet havası yaşandığı kaydedildi. İkili masada konuşurken, masadaki başka bir bakan “Bu işi burada çözeceksiniz’’ diye laf atınca, Davutoğlu’nun “Üçüncü taraflar gölge etmezse çözüme bağlarız” dediği aktarıldı. Davutoğlu’nun, bu sözleriyle masadaki bakanlar düzeyinde de diğer ülkelere parlamentolar nezninde kararlar ile Türkiye – Ermenistan ilişkilerine müdahale edilmesinden duyduğu rahatsızlığı şaka yollu vurguladığı belirtildi.

Son olarak Türkiye’nin, Amerika ile ilişkilerinde beklentisi doğrultusunda Obama yönetiminden yanıtlar aldığını; Ermenistan ile ise mevcut pozisyonları değiştirecek bir farklılık yaratamadığını not düşmek mümkün görünüyor.

Washington’daki son soru: “Ermeni meselesi “askıda” mı kalacak?”

Washington DC’de 49 ülkeden en üst düzeyde temsillerle gerçekleşen ve bugün sona erecek olan Nükleer Güvenlik Zirvesi’nin, Türkiye açısından en önemli gündem maddesini, Ermenistan ile ilişkiler ve Amerikan Kongresi’ndeki soykırımı tanımayı amaçlayan karar tasarısı oluşturdu. Bu çerçevede, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın dün sabah Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan ile görüştükten sonra gün boyunca doğrudan açıklama yapmayı tercih etmedi. Buradaki görüşme trafiğinde dün akşam itibariyle ortaya çıkan manzara, “Türkiye’de ve Amerika’da yaklaşan seçimler ile Sarkisyan üzerindeki artan muhalefet ve diaspora baskısı nedeniyle normalleşme sürecinde ilerleme beklememek lazım” yorumuna neden oldu.

Ermeni meselesiyle ilgili diyalog trafiği, Başbakan Erdoğan ile Sarkisyan’ın dün sabah buluşmasıyla başlarken, bugün Obama ile Erdoğan arasında öğleden sonra gerçekleşecek görüşmeyle sona erecek görünüyor. Bu noktada kulislerinde, Amerika, Türkiye ve Ermenistan üçgeninde yaşanan görüşme trafiğindeki gelişmelere bakıldığında ise, hem Türkiye’de hem de Amerika’da seçim yılı olması nedeniyle hem de Ermeni Diasporası’nın Sarkisyan üzerindeki baskısı dolayısıyla taraflarca cesur adım atılması yönünde bir beklenti olmaması gerektiği yorumu yapıldı. Erdoğan’ın, böyle bir süreçte sınırı açma girişiminde bulunmayacağı belirtilirken; Sarkisyan’ın da imzasını geri çekmese dahi protokol sürecine ilişkin olumlu bir açıklamada bulunmayacağı kaydedildi. Obama açısından da Kasım ayındaki seçimler göz önüne alınıldığında Amerika’daki Türkler ile Ermeniler’e dengeli mesaj vermeye çalışacağı değerlendirildi. Obama’nın, 24 Nisan açıklamasında ise geçen yıl olduğu gibi “soykırım” ifadesini kullanmayacağı öne sürüldü.

Wilson’un mezarında mesaj verdi

Washington’da dün gerçekleşen görüşme trafiği ise şöyle gelişti:
Sabahleyin Erdoğan ile Sarkisyan yanlarında iki ülke dışişleri bakanlarıyla birlikte Nükleer Güvenlik Zirvesi’nin yapıldığı merkezde buluştu. Bu görüşme sonrasında, Ermenistan Cumhurbaşkanlığı’ndan Ermeni basın mensuplarına yapılan açıklamada, Sarkisyan’ın Erdoğan’a Türkiye’nin protokol sürecine şart getirmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirdiği vurgulandı. Sarkisyan’ın, Ermenistan’a Osmanlı İmparatorluğu’ndan toprak verilmesini sağlayan Amerika’nın 28’nci başkanı olan Woodrow Wilson’un mezarı başında Ermeni soykırımına uğradığını iddia eden Ermeni aileleriyle buluşması ise dikkat çekti. Ermeni Diasporası’nın ulusal çaptaki kuruluşu olan ANKA’nın duyurusuna göre, Sarkisyan, bu mezar ziyaretinde Türkiye’ye yönelik mesaj verdi. Ulusal Katedral’daki anma töreninde, Wilson’un 1919 yılında Ermeni halkına yeniden acı çektirilmemesi için çaba sarfettiğini kaydeden Sarkisyan, “Türkiye, Ermenistan ve Ermeni halkıyla önkoşul dilinden konuşamaz” dedi. Sarkisyan’ın mezar ziyareti kapsamında, ANKA Direktörü Aram Hamparian da, Başkan Obama’nın, “24 Nisan’daki resmi açıklamasında açıkça Ermeni soykırımı gerçeğini dile getirmesi gerektiğini beklediklerini” bildirdi.
Sarkisyan, benzer görüşlerini dün 1 saatlik görüşme boyunca Obama’ya da aktardı ve Dağlık Karabağ konusunda Azerbaycan ile ilişkilerinde Türkiye’nin herhangi bir rol üstlenmesini istemediklerini bildirdi. Bu görüşme sonrasında Beyaz Saray’dan geç saatlerde yapılan yazılı açıklamada ise, Sarkisyan’ın, Türkiye – Ermenistan ilişkilerindeki protokol sürecindeki tutumu olumlu yönde vurgulandı.

“Farkındayız”

Ermeni tarafındaki açıklamalara karşın Türk tarafı ise temkinli mesaj vermeyi tercih etti. Erdoğan, Sarkisyan görüşmesiyle ilgili açıklama yapmama kararı nedeniyle dün Türk basın mensuplarınca kendisine soru sorulmasına olanak tanımadı. Bugün öğleden sonra Obama ile görüşecek olan Erdoğan’ın, Amerikan Başkanı ile de yapacağı değerlendirme sonrasında Ermeni meselesi konusunda açıklama yapacağı kaydedildi.
George Mason Üniversitesi’ndeki konuşmasında “Parlamentolarda tarih yazılmaz” sözleriyle Amerikan Kongresi’ni hedef alan Erdoğan’ın, dün akşam konakladığı Willard Hoteli’ndeki konuğu ise Demokratlar’ın en güçlü isimlerinden birisi olan John Kerry oldu. Kerry, Erdoğan ile 1 saat süren görüşmesinden ayrılırken sorumuz üzerine, “Türkiye’nin bölgedeki önemli rolü üzerine konuştuk. Filistin, İsrail, Gazze, Suriye gibi başlıklı ele aldık. Türkiye’nin Ermeni karar tasarısındaki tutumunun çok çok farkındayız. O’nun (karar tasarısı) orada (Amerikan Kongresi) olduğunu biliyoruz. Türkiye’nin Afganistan’daki rolünün önemini de biliyoruz” dedi.
Erdoğan’ın Kerry ile görüşmesi konusunda Başbakanlık kaynaklarından ise herhangi bir açıklama gelmedi.

Bugünkü görüşme trafiği ise, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un sabah saatlerindeki buluşmasıyla başlayacak. Erdoğan – Obama görüşmesi ise, öğleden sonra gerçekleşecek.

Sarkisyan, Obama ile değerlendirecek

Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan, bugün sabah 09.30 ile 11.30 saatleri arasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile görüştükten sonra ABD Başkanı Barack Obama ile saat 13.30’da bir araya gelecek. Bu çerçevede, Sarkisyan’ın, Erdoğan’a, Türkiye’de yaşayan kaçak Ermenilerle ilgili sözleri de dahil olmak üzere iki ülke arasındaki protokol sürecindeki tıkanmaya ilişkin Ermeni tarafı olarak beklentilerini açıkça aktaracağı belirtiliyor. Protokollerden imzasını çekme ihtimali tartışılmakta olan Sarkisyan’ın, Erdoğan ile görüşmesi sonrasında saat 13.30’da görüşeceği ABD Başkanı Barack Obama’ya Ermenistan’ın takınacağı tutum hakkındaki nihai kararını söylemesi bekleniyor.

Liderler arasındaki görüşme trafiği netlik kazanmaya başlarken, Amerikan Başkanı Barack Obama, bugün resmi açılış töreni yapılacak olan Nükleer Güvenlik Zirvesi kapsamında Washington DC’ye gelmiş olan ülke liderleriyle ikili görüşmelerde bulunacak. Görüşmeler, Beyaz Saray yerine zirveye ev sahipliği yapan Washington Convention Center’da gerçekleşecek. Barack Obama’nın ilk günkü programında Ürdün, Çin, Malezya, Ukrayna liderleri yanında saat 13.30’da Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan yer alıyor. Bu zamanlama açısından Sarkisyan’ın, Türkiye ile Ermenistan arasında başta protokol süreci olmak üzere ikili ilişkileri şekillendirecek olan kararını kamuoyuna açıklaması öncesinde Obama ile paylaşacağı yorumu yapılıyor.

Erdoğan ile Sarkisyan’ın, bugün görüşmeleri sonrasında basına ortak açıklama yapmaları öngörülmüyor. Erdoğan, Sarkisyan görüşmesi bitiminde Washington Convention Center’dan ayrılarak, “Ali Vural Ak Küresel İslam Merkezi”nin açılışını yapmak ve “Küresel Barış Vizyonu Olarak Medeniyetler İttifakı” başlıklı bir konferans vermek üzere George Mason Üniversitesi’ne geçecek. Bu nedenle Erdoğan’ın, Sarkisyan görüşmesine ilişkin üniversitedeki programı sırasında açıklamada bulunabileceği belirtiliyor.

Obama - Sarkisyan görüşmesi sonrasında da ortak basın açıklaması yapılmayacak görünüyor. Obama, programında 1 saatlik süre ayırdığı Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan ile görüşmesi bitiminde Çin Devlet Başkanı Hu Jintao ile bir araya geliyor. Ancak Sarkisyan’ın, Obama’ya Ermeni tarafı olarak Türkiye ile yürüttükleri protokol sürecine ilişkin kararını ilettikten sonra ilerleyen saatlerde basın açıklaması yapabileceği kaydediliyor. Bu çerçevede, Sarkisyan’ın, Washington DC’de yapacağı açıklama bir bakıma Türkiye – Ermenistan arasındaki ilişkilerin geleceğini belirleyici nitelikte olacak görünüyor.

İran çıkmazı

Bu arada Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu Direktörü Yukiya Amano’nun, ülke liderlerine dünyadaki nükleer silahlanma hakkında bilgi vereceği zirve boyunca Başkan Obama, öncelikle İran’ın hedef olduğu Amerikan’ın diğer ülkelerden beklentilerini iletecek. Bu noktada Obama’nın, Erdoğan ile Salı günü yapacağı görüşmesinde, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin gündemine gelmesi beklenen İran’a yaptırım uygulanması konusunda ABD’nin Türkiye’den yana beklentisini yinelemesi bekleniyor. Obama’nın, Türkiye ile Amerika ilişkilerinde Kongre gündemindeki Ermeni soykırımını tanıyan karar tasarısı yanında başka bir ciddi kriz yaratma potansiyeli olan İran konusunda kararlı olduğu gündeme yansıyor. Obama’nın, BM Güvenlik Konseyi üyesi olması nedeniyle Türkiye’den İran’a tavır alınması yönünde hareket etme beklentisinde ısrarcı olabileceği kaydediliyor. Buna karşın ise Erdoğan’ın, açıkça ifade ettiği İsrail örneğini yineleyeceği konuşuluyor.

DC açısından tarihi zirve

Bu noktada, Washington DC’nin ev sahipliğini yaptığı ve Türkiye’de Ermeni meselesi ile bağlantılı olarak gündemde olan Nükleer Güvenlik Zirvesi’nin, aslında ABD açısından her bakımdan en önemli gündem maddesini oluşturduğunu eklemek gerekiyor. Birleşmiş Milletler toplantıları nedeniyle her yıl yüzü aşkın ülke liderini ağırlayan New York ile tarihinde eşine az rastlanır bir şekilde rekabet etmekte olan Amerikan başkenti Washington DC, üç günlük zirve boyunca 49 ülke devlet başkanını veya başbakanını ağırlıyor. Ülke liderleri yanında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon ile Avrupa Birliği’ni temsilen Avrupa Konseyi Başkanı Herman Van Rompuy da zirveye katılıyor. Zirve nedeniyle DC’ye gelen liderler arasında Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Rusya Cumhurbaşkanı Dimitri Medvedev, İngiltere Dışişleri Bakanı David Miliband gibi isimler bulunuyor.

Bu katılımcı tablosu dolayısıyla Washington DC’de dün sabah itibariyle uygulanmaya başlanan güvenlik önlemleri kapsamında, konferans merkezi civarındaki metro istasyonları ile caddeler trafiğe kapatılırken, Amerikan televizyon kanalları bundan şikayetçi olan vatandaşlar ve yerel işletme sahipleriyle ilgili haberleri ekranlara taşıyor.

Thursday

Houdini’yi “graphic novel” ile keşfetmek…




Geçtiğimiz yıllarda kaybettiğim ananem Ayşe Hanım, Bursa’daki çocukluk yıllarımda TRT’ye izleyen diğer yaşıtlarım gibi Japon kâğıt katlama sanatı “Origami” denemelerimi takdir ederdi. Ben kuğu yapmaya çalıştığım sıralarda, Ayşe Hanım kendi gençliğinde hayranlıkla izlediği Zati Sungur’a sözü getirirdi. Rahmetli Sungur’un gösterilerinden bahsederken, O’nun Bursalı oluşundan da ayrıca gurur duyardı. Zati Sungur’un yaptıklarını yapan çıkmayacağını söyleyen Ayşe Hanım, yıllar sonra David Copperfield için dahi “yabancı Zati Sungur” yorumunda bulunmuştu.

Beni büyüten Ayşe Hanım’dan etkilenerek TRT ekranında sıkça boy gösteren Sermet Erkin’i de izleyen ben, hiçbir zaman sihirbazlık denemesinde bulunmasam da hep “işin sırrı nerede” kısmına takıldım. Her cinayet öyküsünde de mutlaka katili ele verecek bir ipucu bulunduğuna inandığım için sihirbazlık gösterilerini de benzer şekilde izledim.



Zati Sungur’u dinleyerek geçen yıllar içinde ne zaman birileri imkânsıza yakın işlere imza atsa ki o günlerde Che Guevara ile tanışmamıştım “Houdini gibi” denildiğini işitirdim. “Kimdi Houdini?” sorusuna aldığım ilk yanıt ananemden “Zati Bey’den önce yaşamış büyük sihirbaz” olmuştu. Sonrasında da kulak dolgunluğu ile ansiklopedi maddesi bilgiler zihnimde kalmıştı. Ancak Houdini’nin öyküsünü anlayabilmek için Berlin serisine hayran olduğum Jason Lutes’in çalışmasını okumam gerekiyormuş.

“Graphic novel (çizgi roman)” yazarı Jason Lutes’in bütün eserlerini okuma kararım nedeniyle (Serdar Turgut’un kulakları çınlasın ki tek ‘dipsomani’ hastası o değil) Barnes&Noble Georgetown Şubesi’ne bir liste hazırladım. Listemden “Houdini: The Handcuff King” başlıklı kitabın kitapçıya ulaştığına ilişkin e-posta gelir gelmez kendimi Georgetown’a attım. Kasadan kitabı satın aldıktan sonra ikinci kattaki kafede her zamanki gibi aydınlık bir masaya yerleştim.

Kitabı tabiri caizse bir solukta okudum. Arka bölümde Houdini’nin hayatıyla ilgili notları okurken, sayfaları geri çevirerek çizimlere ve hikâyeye yeniden baktım. Houdini hakkında hazırlanmış çizgi roman, Jason Lutes’in Nick Bertozzi ile ortak çalışması. 83 sayfalık olan roman, çizgilerle Houdini’nin Boston’daki Harvard Köprüsü’nden elleri kelepçeli olarak suya atlayış öyküsünü ele alıyor. Ancak 1 dakika 19 saniye gibi inanılması zor bir zaman dilimi içinde kelepçeli ellerini suyun altında açarak bir “mucize” sergileyen Houdini’nin tüm hayatına ilişkin ipuçları bu öykü içinde anlatılıyor. Hayata gözlerini Enrich Weiss adıyla Macaristan’da açan ve sonra Harry Houdini adını alan “Kelepçe Kralı”nın, Yahudi kimliğinden öte O’nun hırslı ve rekabetçi yapısı nedeniyle Amerikalı kimliğini benimsediği özetleniyor. Bunun yanında gazetecilere her zaman tek kurtulmak istemediği kelepçe olarak parmağındaki alyansını gösteren Houdini’nin, eşi Bess ile ilişkisi hakkında da Amerikan basınında hep tartışılmış “gizli yardımcı” gibi iddialar konusunda fikir veriliyor. Berlin serisi gibi bu çizgi roman da insandaki okuma hevesini artırıyor. Ve en önemlisi Lutes'in diğer öyküsünü telaşla beklememe neden oluyor.



Son not olarak eklemeliyim ki kadın çizer-yazar Gabrielle Bell’in, “Cecil and Jordan in New York” çizgi öykülerini de okudum. Ancak Bell’in çalışması, New York’un metropolitan hayatında sandalyeye dönüşen Cecil öyküsü dışında beklentilerimi karşılamadı. Adı dolayısıyla New York’u da anlatmasını beklediğim öyküler, kadın-erkek ilişkilerini odaklanmıştı. Elbette çizgi öyküler olması nedeniyle bu kitap da kendini bir solukta okuttu ama maalesef etkilemedi.

Wednesday

Gez gez... Berlin... Berlin...



Hayatım dediğim yolculukta, son durakta ne zaman ineceğimi bilmediğim için öncesinde dünya coğrafyasında pek çok durakta soluk almak istiyorum. Bugünlerde Türkiye’de gündemde olan karavanla yolculuk yapan Fransız aile gibi yola çıkma öykülerine imreniyorum. Cesaretsizlik mi yoksa doğumla şekillenen koşullardan mı bilmiyorum ancak sırt çantamla yollara dökülemedim. Ancak gazetecilik mesleğinde belki en sevdiğim özellik olan masa başına bağlı kalmamak avantajı sayesinde 30’lu yaşlarıma erişmeden dünyada epeyce ülkeye ayak bastım. Ama henüz görmeyi arzuladığım coğrafyalar, dokunmayı düşündüğüm yapılar, yürümeyi planladığım sokaklar ve mola vereceğim kafeler için yeterince gezmedim. Gezi planımdaki ülkeler söz konusu olduğunda benden öncesinde yola çıkmışlara kulak vermeyi sevdiğimden, gazetecilik koşuşturmasıyla geçecek birkaç günlük geziler dahi olsa elime o ülkeye ait gezi rehberini almayı ihmal etmedim.

Benim açımdan bir ülke rehberini elime alıp okumaya başlamak, o ülke sokaklarında yürümeden önceki en temel adım. Rehberde okuduklarıma internet teknolojisiyle sunulan bilgiler de eklenince gittiğim kentlerde, müzeleri, tarihi yapıları, kafeleri ama en önemlisi sokakları “evet, burası…” ifadesiyle gezdim.

Bir kenti sokaklarında yürüyerek anlama inancını tüm kalbimle benimsedim ve en nihayetinde haritam yanımda bilinçli kaybolmalar yaşadım. Venedik haricinde hiçbir kentte gerçekten kaybolmadım. Venedik’in "sokaklar" demeye dilim varmıyor “daracık geçitler” diyebileceğim aralıklarında yürürken, hayatımda ilk kez “Kayboldum” dedim. O gün birkaç dakikalık haritaya bakış sonrasında, kendimi Venedik'in bir meydanına attığımdan beri de her kent, birbirinden farklı ama kendine özgü bir ruha sahip sokaklarında bilinçli kaybolmama izin verdi. En nihayetinde sokaklar nereye çıkacak bilsem de sokaklarda özgün bir ev, bir ağaç, bir ibadethane, bir kapı oyması, bir heykel gördüm. Rehber kitaplarda yazılmayanları da yürüyüşlerimle keşfetme mutluluğunu yaşadım. Her yolcu gibi kendi yolculuğumu “özel” diye kutsadım. Belki benden öncesinde onlarca fotoğrafları çekilmiş olan kapıları, yapıları yeniden fotoğrafladım. Kentleri anlarsam ülkeleri, orada yaşayan insanları biraz anlayabilirim diye düşündüm. Ankara Üniversitesi günlerimden Korkmaz (Alemdar) Hocam’ın tavsiyesi kitaplarla gelişen kentleri içlerinde barındırdıkları tarih ve popüler kültür ile anlama çabam, yolculuklarımı benim için hep özel kıldı. Bu nedenle de gezilerimde her zaman ilkokul birinci sınıfta ilk gününü yaşayan bir çocuk gibi heyecanla ortalıkta dolanıyorum.

Artık Jason Lutes’e hayranım



Son birkaç haftadır kentlere duyduğum sevgi, “çizgi roman” okuma ilgimle birleşti. Ankara’da Dost Kitabevi ile kurduğum ilişkiyi burada Barnes&Noble’un Georgetown’daki şubesiyle kurduğum için boş anlarımda kendimi buraya atıyorum. Kitabevleri ve kütüphaneler benim açımdan dünyadaki tapınaklar… Eğer hayatta geçim sıkıntısı derdim olmasa ve kitapçılara ömrünü adayacak rahibe alımı yapılsa idi herhalde gönüllü olurdum. Ancak maalesef Barnes&Noble gibi tapınaklar için cebinizde para bulunması gerekiyor ve gönlünüzdeki okuma aşkı pek de kimseyi ilgilendirmiyor.

Her neyse geçtiğimiz haftalarda Barnes&Noble’daki raflar arasında yine kitaplara bakınırken, çizgi roman bölümünde “Berlin City of Stones” adlı kitabı gördüm. Doğduğum ülkeye başkentlik eden ancak ortasındaki duvar yıkıldığından beri görmediğim Berlin’e gitme istediğim ile çizgi roman merakım bana bu kitabı satın aldırdı. Berlin’in İkinci Dünya Savaşı öncesinde Nazi ülkesine dönüşme sürecini anlatan çizgi roman, politik cephelere bölünmüş insanlardaki çelişkili düşünceleri, sadece politik değil cinsel tercihlere de uygulanan baskıyı gözler önüne sermesiyle beni etkiledi. Berlin'in, 1989'da yıkılan duvarını yaratan koşulların nasıl ortaya çıktığını akıcı ve görsel bir anlatımla aktaran kitap, Hitler'in ülkesine dönüşen Almanya'yı anlamamda bir adım oldu.



Jason Lutes’in benim maalesef Türkiye’de hiç duymadığım ünlü Berlin serisini topladığı bu ilk kitabını bitirir bitirmez hemen ikinci cildi olan “Berlin City of Smoke” için kitapçıya gittim. Dün gece ikinci cildi bitirince artık kendimi Jason Lutes hayranı olarak adlandırdım. Berlin’deki tarihi kamplaşmayı, çizgi roman olması nedeniyle hiç de sıkmadan anlatan kitaplar, içimdeki Berlin yolculuğu hevesini kamçıladı.

Unutmadan belirteyim ki Lutes’in Berlin kitapları, İngilizce öğrenme adına yaşadığım Amerika macerasını anlamlı kıldı. Ben biliyorumki geç de olsa “Berlin City of Stones” ve “Berlin City of Smoke” gibi kitapları keşfetmek ve okuyabilmek için çabalıyorum.